uefa kupası'nı yalnızca kutlamalardan hatırlıyorum. 2000 senesi benim gibi hafızası pek yerinde olmayan 91'liler için hayli eski. sonra kayıtlardan ezberledik saniyelerine kadar final maçını tabii, o ayrı.
fakat final demek, yalnız final demek değildir. takımın finale kadar geçirdiği dönemi iyi bilmek gerek. hangi kırılma anları yaşandı, ne zaman çıkışa geçti takım, sakatlıklar var mıydı, bunlara önlemler nasıl oldu, takım kaç senelik projenin ürünü? bu gibi sorular ve bunlara verilen cevaplar finali daha anlamlı kılar.
galatasaray erkek basketbol takımının avrupa kupalarına katılım sürecini her zaman yakından takip ettim. uleb kupasının kanal 24'ten yayınlandığı o dönemlerde kapı kapı komşu evi gezip maç dilendiğimi hatırlıyorum. galatasaray'ın basketbol takımını takan mı vardı o dönemde? iki tane oyuncu ismi sayamazlardı, kimseyle de paylaşımım olmazdı. ama sanki o dönemlerden bir şeyleri biliyormuşçasına, ya da ütopik hayaller peşinde koşarak diyelim, bir gün avrupa finalini göreceğimizi ümit ediyordum. hatta internetin yaygınlaştığı dönemlerde, euroleague'e katılım sürecimizde sıradan bi internet sitesinde kimsenin tıklamayacağı başlıklarda maçla ilgili 30 - 40 bilgi döşüyordum... kendim çalıp kendim oynuyordum anlayacağınız... şimdi bakınca komik geliyor belki şu yazdıklarımın ilerleyen yıllarda komik geleceği gibi ama içten içe bi ümit besliyordum.
o zamanlardan ilk hayalim erkek basketbol takımımızın lig şampiyonluğunu görmekti... bunu başardı ergin ataman. sadece bunun için bile minnet borcum var ona.
ikinci hayalim de gerçekleşti. avrupa'nın ikinci büyük kupasında gran canaria'yı dize getirdik ve ne olursa olsun o maça çıkacağız! bunu yine ergin ataman başardı. 1 kasım'da, daha önceden söylediği iddiasını yineledi: "eurocup'ı alıp doğrudan euroleague'e gideceğiz. bakalım onu nasıl engelleyecekler!"
koç değişen euroleague sistemini eleştiriyordu. bu sisteme göre galatasaray'ın önümüzdeki sezon euroleague'e gidebilmesinin tek ihtimali eurocup'ı kazanması. şimdi iddiasına bir tık uzaklıkta.
galatasaray final maçlarını iyi oynar, kültürümüzde bu var. o kupayı alsa alsa ergin ataman alır ve alacağından hiçbir şüphem yok. avrupa kupalarında finale yükselmiş 8 türk ekibinin 5'inin altında ataman imzası var. bundan âlâ winner'lık mı olur? eğer ki bu kupayı da alırsa gelmiş geçmiş en başarılı türk koç ünvanını perçinleyecektir. finalin değeri ortada. koç, euroleague'i hak eden galatasaray taraftarına, galatasaray ailesine ve belki de avrupa seyircisine armağan için çıkacak çift ayaklı maça.
eksiklikler aksaklıklar olsa da galatasaray, çıktığı maçın favorisidir her zaman hele ki sözkonusu avrupa'ysa! yürüyedurun aslanlar, yolunuz açık olsun!
7 Nisan 2016 Perşembe
24 Ağustos 2015 Pazartesi
bir çeşit yanılsama: televizyon
uzun yıllardır dizi falan izlemiyorum. hayır belgesel falan da izlemiyorum. genel olarak izlemiyorum. tarzım değil.
her neyse.
tatil sürecinde gözüm televizyona takılıyor ara sıra tartışma programı, dizi vs derken... her gün daha da köhneleşmiş zihniyete tanık oluyorum. normal hayatta istediğim ortamda takılabildiğim için kaçınabiliyorum belki. ama televizyon denen nesnede her şey o kadar aynı ki, belli kanalları izlemeye meşrebim elvermiyor. geri kalan hepsi çok aynı! bilhassa dizi sektörü için konuşuyorum. senin muhafazakar dediğin atv'nin dizileri de kanal d'den efendime söyleyeyim star'dan show'dan hiç farklı değil.
eskiden çok dizi izlerdim. televizyon bağımlısıydım bile diyebilirim hatta ama bu kadar yüzüme vurmuyordu. hayır, tv izlemediğim süre içinde bi tarikata da üye olmadım herhangi bir cemaate de mensup değilim.. hatta bu süre içerisinde dini kimliğimden iyice uzaklaştım ama ne bileyim.. bazı şeyler, eskiden kabul gördüğüm bazı şeyler şu an bana çok aşırı geliyor. erkek oyuncuların senaryo gereği kadın oyuncuya yapışmalarının kadının yüz vermesinden ileri geldiğini düşünüyorum. ısrarcı erkeğin o hallerinden ben dahi tiksiniyorum, kadın oyuncumuz öyle bi "gel" diyor ki hareketleriyle erkek de bundan yüz buluyor. peşine takılıyor kadının üzerinde bi hegemonik erkeklik taslamayı uygun buluyor. daha az önce izledim yav. inadına aşk mıydı neydi. erkek, kadının özel aracına girecek kadar cüreti buluyor kendinde. giriyor ve kadında tepki yok? çabuk çık dışarı yoksa polis çağırırım diyemiyor! erkeğin de ağzında bir gül, kadını ikna etmeye çalışıyor. kadın da erkeğin ısrarcılığından şikayetçi ama gülüyor. şimdi ben de böyle bir durumda olsam devam et burak aferin doğru yoldasın! derdim kendime. nitekim kadın da buluşmayı kabul ediyor hatta kendi ayarlıyor...
hadi ben kendimi biliyorum. dizideki erkek oyuncu da kendini biliyor diyelim?..
bir de bu diziyi izleyen çoğunlukla kendinibilmezlerden oluşan bir kitle var. hayatı bu dizilerden ibaret sanıyor. imreniyor tv'de gördüklerine ve masumiyet filmindeki haluk bilginer'in oynadığı karakter gibi "bana da vereceksin ulan! ellere var da bize yok mu bana da vereceksin" diyor. tacize ve tecavüze teşvik oluyor haliyle, dolaylı olarak! sanıyor ki bu işler böyle yürüyor. "güldü demek ki verecek" anlayışı sadece filmlerden ibaret değil bunu görememek.. çok güç doğrusu.
allah bu kendinibilmezlerin bin belasını versin. ömür boyu mutsuz olsunlar, cezalarını çeksinler ve inandıkları da onlara yüz çevirsin. izlediğim türk dizisiydi, yabancı bir dizide var mıdır, nasıl olur, bu sahnelerin toplum bazındaki yansımaları ne denli olur bilemem... maatteessüf bu coğrafyada kadınların daha dikkatli olması gerekiyor. bağıracak! çağıracak! tehdit edecek! kezban yaftası yemek pahasına... bırakın kezban desinler (diyelim) siz mutsuz olmayın da.
nice naif kadın da bu tarz olayları çocukluğundan beri yaşadığından küçük yaştan itibaren hayata karşı dikbaşlı ve sert bir tutum sergileyen olup çıkıveriyor. tabi bu söylediklerim kalıcı olmayan çözümler. her şeyden önce özellikle erkeklere eğitim gerekiyor.. uzun vadede...
sözün özü, televizyonun bu tarz taciz tecavüz olaylarına çok da masum olmayan bir katkı sağladığını düşünüyorum. televizyon derken.. gazetesi, radyosu... kısacası basınyayın. basınyayın da en az biz kadar suçlu.
5 Temmuz 2015 Pazar
dezenformasyon
internet çıktı çıkalı yanlış bilgiler türedi. önceleri sadece bilinçli kullanıcılar olduğundan bu pek fazla yoktu ama sosyal medya paylaşım olanakları da artınca bu yanlışlıklar gerizekalılar yüzünden çığ gibi büyüdü.
bak bak.. einstein ne demiş:
-üzülme... bana da gerizekalısın dediler... ben de atomu parçalayıp ELLERİNE VERDİM!
einstein demiş bunu. gerizekalı diyenler çok olduğu için ellerine vermiş einstein. her birinin eline ayrı ayrı vermiş.
yani bu cümle kişiyi durduk yere gaza getirse hadi neyse, getiriyor ki böyle salak bir cümle ortaya atılıyor esasında. bu cümlenin ardına kişi "oğlum einstein'a da gerizekalı denmiş demek ki ben gerizekalı olmuyorum" çıkarımını yapıyorsa laptopu evi ülkeyi kapatalım gidelim demektir. böyle salaklık olur mu? bu tarz cümleler cem yılmaz'ın da bi parodisinde kullandığı gibi OĞLUMM GAUSS GERİZEKALIYMIŞ YAA diyen adamın aptallığını içeriyor tam da. gerzeğin biri belki de tartışma esnasında kullandığı ELİNE VERMEK tabirini einstein'a uyarlıyor. sonra da bunu caps yapıyor einstein fotoğrafı, altına da bu söz.
vay be! ne kafa adammış einstein!
bu gene vardı epeydir. ben asıl en son şunu gördüm ve yazma gereksinimi duydum.
cehalet ne güzel lan demiş einstein. hatta CEHALET NE GÜZEL LAA demiş. ankaralıymış da. sincan tarafından.
yahu bir şeyleri paylaşırken azıcık sorgulayın. araştırın ondan sonra destekleyin paylaşın. ama önce teyit edin nolursunuz. internette paylaştığınız saçma sapan cümlelerin ardına "iyi gider" diye sözümona karşı çıkılması pek mümkün olmayan ünlü düşünürlerin bilim adamlarının resimlerini isimlerini koymakla olmuyor bu işler!
belki sizin yaptığınız küçük bir espri (ki hiç espri gibi durmuyor!) ama unutmayın ki sizin dalgaya bile alarak yaptığınız işleri insanların çoğu ciddiye alıyor. nesil çürüyor!
11 Ocak 2015 Pazar
film okuması: iklimler
göz yaşıyla başladı, göz yaşıyla bitti.
yeterince duygusal bir kadın ve son derece duyarsız bir erkek. türkiye’deki kadın erkek ilişkisine objektif bir bakış hakim filmde. hegemonik erkekliğe sıklıkla başvurulmuş. anlatılmak istenen ortada fakat kurgu yetersiz. yani ben yetersiz buldum, diğer nuri bilge ceylan filmlerine göre. güzel sahneleri yok değil evet ama bu sefer de oyunculuk kötü (nazan kesal'i ayrı tutuyorum).
-bahar'ın rüyaları filmin başlarında kocasının onu kumda boğmaya çalışması,
filmin sonlarına doğru ise güzel, hoş bir ilkbahar gününde "uçup havalanmasıydı". bunu bahar'ın ruh hali ve rüyalarının psikanaliz yöntemiyle açıklanması şeklinde ele alırsak film üzerine birkaç temel ipuçları elde edeceğimiz açık.
-filmin yine başında, "üşüyor musun üşümüyor musun" muhabbeti vardı ki ilerleyen sahnelerde isa bahar'ı otobüsle yolcu ederken bir kez daha bahsi geçti, "kazağını aldın mı, aldım" diye cereyan etti diyalog. isa sürekli üşümekten yakınıyordu bahar'sa soğuğun onu etkilemeyeceğini belirtiyordu.
filmin sonunda ise otel odasında isa'nın üzerinde tişört, bahar'ın üstünde ise kazak vardı saatler boyu da öyle durdu. yani roller değişti filmin başından sonuna. bahar'ın kışa dönmesi gibi yorumlarsak eğer güzel bir metafor.
yeterince duygusal bir kadın ve son derece duyarsız bir erkek. türkiye’deki kadın erkek ilişkisine objektif bir bakış hakim filmde. hegemonik erkekliğe sıklıkla başvurulmuş. anlatılmak istenen ortada fakat kurgu yetersiz. yani ben yetersiz buldum, diğer nuri bilge ceylan filmlerine göre. güzel sahneleri yok değil evet ama bu sefer de oyunculuk kötü (nazan kesal'i ayrı tutuyorum).
-bahar'ın rüyaları filmin başlarında kocasının onu kumda boğmaya çalışması,
filmin sonlarına doğru ise güzel, hoş bir ilkbahar gününde "uçup havalanmasıydı". bunu bahar'ın ruh hali ve rüyalarının psikanaliz yöntemiyle açıklanması şeklinde ele alırsak film üzerine birkaç temel ipuçları elde edeceğimiz açık.
-filmin yine başında, "üşüyor musun üşümüyor musun" muhabbeti vardı ki ilerleyen sahnelerde isa bahar'ı otobüsle yolcu ederken bir kez daha bahsi geçti, "kazağını aldın mı, aldım" diye cereyan etti diyalog. isa sürekli üşümekten yakınıyordu bahar'sa soğuğun onu etkilemeyeceğini belirtiyordu.
filmin sonunda ise otel odasında isa'nın üzerinde tişört, bahar'ın üstünde ise kazak vardı saatler boyu da öyle durdu. yani roller değişti filmin başından sonuna. bahar'ın kışa dönmesi gibi yorumlarsak eğer güzel bir metafor.
-sahilde, ayrılmayı kafayı koymuş halde, sanki prova yapıyormuş gibi verdiler o
sahneyi, yanı başındaymış bahar oysa, o sahne güzeldi. oradaki konuşmasında
"bir süre yalnız kalmayı denesek" diye başlıyor, "sen daha
gençsin, elini sallasan ellisi" diye devam ediyor. "ilişkiye ara
vermek" olayına güzel bir örnek.
-belirtmeden geçemiycem, sevişme sahnesi beni son derece rahatsız etti. isa'nın fındığı tabiri caizse sike sike yedirmesi filme fazlalık gibiydi. amaç yalnızca isa'nın arzularını belli etmekse gerçekten çok gereksiz uzunlukta olmuş. izlerken omuzlarım yukarı doğru çekilmiş istemsizce...
-isa'nın bahar'ı ikna çabalarında "değiştim ben. değişmek için içimde potansiyel hissediyorum. değiştim zaten." gibi cümleleri sıralaması kadın erkek ilişkilerinin olmazsa olmazı zaten. bir de araba içerisinde isa meramını anlatırken arabaya set çalışanlarının girip çıkmasıyla duraksamaları falan bunlar gülümsetti.
-fotoğrafını çektiği çocuğun adresini buruşturup attı sonra, kendi aşk hayatı yolunda gitmiyordu çünkü. gerisi sikinde değil herifin. duyarsız bir adam işte.
satır arası (edit)
-belirtmeden geçemiycem, sevişme sahnesi beni son derece rahatsız etti. isa'nın fındığı tabiri caizse sike sike yedirmesi filme fazlalık gibiydi. amaç yalnızca isa'nın arzularını belli etmekse gerçekten çok gereksiz uzunlukta olmuş. izlerken omuzlarım yukarı doğru çekilmiş istemsizce...
-isa'nın bahar'ı ikna çabalarında "değiştim ben. değişmek için içimde potansiyel hissediyorum. değiştim zaten." gibi cümleleri sıralaması kadın erkek ilişkilerinin olmazsa olmazı zaten. bir de araba içerisinde isa meramını anlatırken arabaya set çalışanlarının girip çıkmasıyla duraksamaları falan bunlar gülümsetti.
-fotoğrafını çektiği çocuğun adresini buruşturup attı sonra, kendi aşk hayatı yolunda gitmiyordu çünkü. gerisi sikinde değil herifin. duyarsız bir adam işte.
satır arası (edit)
ya bu fotoğrafını çektiği çocuğun.. haricinde isa'nın
duygusuzluğuna örnek daha çarpıcı bir sahne var. ulan sevdiğin kız geri gelmiş.
taa otel odası kapına kadar. kalkmış hiçbir şey yokmuş gibi, araları bozuk
değilmiş gibi güzel güzel rüyasını anlatıyor. belli ki unutmuş bazı şeyleri. ne
piçlik yapıyon kaçta setin diye soruyon. bir de yanına gelmiştim sana hediyeyi
vermiştim de almamıştım diyon. ya böyle gerizekalılık olabilir mi. aklıma geldi
zabağınan sinirlerim bozuldu amk yaa... neyse.
satır arası (edit)
en çirkini de şu: isa o kadar yol geldi etti. işte hediye falan aldı sırf bir daha olur muyuz diye. kız ne zaman yumuşadı, isa ben kaçıyorum aeo dedi gitti. erkek, ilişkilerdeki o zor kısmı atlatabildiğini gördüğü anda, tekrardan tavlayabildiğini anladığı anda hopp vınnn... erkekler bunu ilişki cazibesini yitirmişti diye açıklar.
-son olarak nbc klasiği fotoğraf kareleri filmin belki de genelinde hakimdi. onlara laf
elbette ki yok.
çok klişe ama işte abi. diyaloglar falan. yukarıda bahsettiğim tipten konuşmalar hep bilindik şeylerdi. nuri bilge bildiğimizi bilinmeyen yönüyle sunardı hep. bu filmde çok basite kaçmış. (onun) daha iyileri var. daha iyileri çok. bunları da sonraki yıllarda üç maymun'la, bir zamanlar anadoluda'yla ve kış uykusu'yla gösterdi zaten.
şubat 18, '13
çok klişe ama işte abi. diyaloglar falan. yukarıda bahsettiğim tipten konuşmalar hep bilindik şeylerdi. nuri bilge bildiğimizi bilinmeyen yönüyle sunardı hep. bu filmde çok basite kaçmış. (onun) daha iyileri var. daha iyileri çok. bunları da sonraki yıllarda üç maymun'la, bir zamanlar anadoluda'yla ve kış uykusu'yla gösterdi zaten.
şubat 18, '13
25 Kasım 2014 Salı
film okuması: kosmos
aslında uzun oldu seyredeli. üniversitenin ilk yıllarında izlenime girmişti. istanbul, izmir, ankara gibi başat şehirlerin yanı sıra eskişehir'de de vizyona girdiğini öğrenmem, üni tercihinde ne kadar doğru bir karar verdiğimi gösteriyordu. eşlik edecek birini bulamamıştım ne yazık ki. ben de tek başına izlemiştim. tek başına izlenen filmlerin ayrı bir havası oluyor nedense. arada yapmak gerekir aslında. nerede olursan ol.
her neyse kosmos benim için çok ayrı bir film. vizyona girdiği tarihten itibaren merakla beklediğim nadir filmlerden biriydi. fragmanı ilgi çekiciydi bir kere. sonra sermet yeşil'in oyunculuğu. fazlasıyla merak uyandırıyordu.
baş karakter battal, filme ağlar halde koşarak geliyor. yine aynı şekilde de bitiyor. bunu en son nuri bilge ceylan'ın iklimler filminde görmüştüm. orada da kadın karakter, (bahar olabilir) filmin başında da ağlıyordu sonunda da. sanırım bu ciddi bir metafor. ya tüm bu anlatılanlar koskoca bir hikayeden alınan ufak bir kesit denilmeye çalışılıyor. ya da anlatılmak istenen "bu karakterler hep böyle, siz de bu anına tanıklık ettiniz ve sonsuza kadar böyle sürecek"
sanırım reha erdem için ikincisi daha doğru çünkü kendisi bir hikaye sunmaktan çok, anlam arayışında olan bir yönetmen. battal karakterinin şu tiradına bakar mısınız:
sanırım bu tirad filmin yarısını oluşturuyor. zira "sanat filmi" sevmeyenlerin epeyce canının sıkılacağı filmlerden kosmos. sanat filmi de ne demekse... maskeli beşler tarzı olmayan filmler diyelim geçelim...
film boyunca şaman kültürüne ait birçok verinin kulanıldığına şahit oluyoruz. belli ki yönetmen arayışta! inanç sorgulamaya bir film. "sol eli başımın altında olsun, sağ eli beni kucaklasın" vurgusundan da anlaşılıyor inanç derdinde olduğu yönetmenin, pek de güzel bir film.
bir de unutmadan! battal ve güzeller güzeli neptün'ün hiç konuşmadan ve birbirlerine dokunmadan çığlıklarla seviştiği sahne son derece çarpıcı, dramatik gerilimin anbean müzik vasıtasıyla yükseltildiğine dikkat!
22 Kasım 2014 Cumartesi
romantik taraftar profili
yense de yenilse de! dediğimiz takımdır. takımdan vazgeçmezsin, vazgeçmemelisin. fakat protesto edilecek bir oyuncu, bir yetkili, bir mercii olmalı. selçuk yedi sekiz ay önce protesto edilmediği için bu halde. burak ona keza.
umut'a kimsenin laf attığı yok. yine sabri'ye de aynı şekilde. adam maksimumunu veriyor, nasıl kızabilirsin? ona görev verilmiş, o da yapabileceğinin en iyisini yapmaya çalışıyor. sneijder? adam defans yapıyor pozisyonu on numara. taktik neyse onu uygulamaya çalışıyor. melo'ya kızarsak ellerimiz kurusun!
neymiş gs formasını giyenler kutsalmış. peki sen kutsal addediyorsun da o oyuncu bunun farkında mı acaba metin oktay'ın, baba gündüz'ün formasını taşıdığının? hem neden kutsal olsun. bir forma sadece. üzerinde arması var bayrağı var. bezden yapılmış. senin forması kutsal diye eleştirmediğin oyuncu maç çıkışında hiçbir sikim olmamış gibi bara kafeye gidecek. evine gidecek uyuyacak mışıl mışıl en kötü! sen ne triplere giriyon.
futbol bir gösteri işi kardeşim. dünyanın her yerinde kötü oyun oynayan aktör ıslıklanır. işini iyi yapmayan siyasetçiye yumurta atılır. futbolda değişik olması gereken ne? hiç romantiklik yapamayacam. bizde "kötü"ye "kötü" derler!
15 Kasım 2014 Cumartesi
euridice'nin elleri maymun elleri!
midas'ın kulakları da eşek kulaklarıydı. bir zaman sonra herkesin diline düşmüştü. yani takke düşmüş, kel görünmüştü.

ben de euridice'nin elleri'ni beğenmedim. sonradan duyduğuma göre ankara devlet tiyatrosu'nun en az seyircili oyunlarındanmış. aktörün abartılı oyunculuğu bir yana, oyunun interaktif olanı da hiç çekilmiyor gerçekten. eğer oyunun oyun olduğu hissettirilmek isteniyorsa bu, oyundan bir an çıkıp seyirciyle etkileşime girmekle olmamalı.
dekor üzerinden bir oynamayla olabilir, aktörün bir anlık tepkisiyle olabilir. başka türlü de olabilir. fakat işin içine seyirci girince olayda iyice gerçeklik zeminini yitiriliyor ve gerek oyuncu gerek seyirci bir daha oyuna girmekte zorlanıyor. seyircinin abartılı katılımını hesap etmek bu kadar zor olmamalı açıkçası! bu konuda brecht'in yabancılaştırma efekti (etmeni) ritüellerinden yararlanılabilir.
evet, heath ledger tarzı bir oyuncunun karşımda olmasından da rahatsız oluyorum ama bu denli gevşek oyunun ve oyunculuğun da taraftarı değilim!
onun dışında oyun bir saatte bitti. yine tek kişilik bir oyun olan yeraltından notlar oyunu, hemen hemen hayata dair benzer serzenişleri barındırıyordu içerisinde, iki saate yakındı, oyun iki perdeydi ve nadir sarıbacak'ın oyunculuğu nispeten daha iyiydi. bu oyunun konusundan rahatsız değilim (her ne kadar existansiyalizmle girip klişe hayat telaşelerini anlatsa da), oyunculuğundan da aşırı derecede rahatsız olduğum söylenemez fakat konunun gidişatı, bize vadettiğiyle sonunda olan arasında gördüğüm fark oyunu tatminsiz bitirmemi getirdi ne yazık ki.

ben de euridice'nin elleri'ni beğenmedim. sonradan duyduğuma göre ankara devlet tiyatrosu'nun en az seyircili oyunlarındanmış. aktörün abartılı oyunculuğu bir yana, oyunun interaktif olanı da hiç çekilmiyor gerçekten. eğer oyunun oyun olduğu hissettirilmek isteniyorsa bu, oyundan bir an çıkıp seyirciyle etkileşime girmekle olmamalı.
dekor üzerinden bir oynamayla olabilir, aktörün bir anlık tepkisiyle olabilir. başka türlü de olabilir. fakat işin içine seyirci girince olayda iyice gerçeklik zeminini yitiriliyor ve gerek oyuncu gerek seyirci bir daha oyuna girmekte zorlanıyor. seyircinin abartılı katılımını hesap etmek bu kadar zor olmamalı açıkçası! bu konuda brecht'in yabancılaştırma efekti (etmeni) ritüellerinden yararlanılabilir.
evet, heath ledger tarzı bir oyuncunun karşımda olmasından da rahatsız oluyorum ama bu denli gevşek oyunun ve oyunculuğun da taraftarı değilim!
onun dışında oyun bir saatte bitti. yine tek kişilik bir oyun olan yeraltından notlar oyunu, hemen hemen hayata dair benzer serzenişleri barındırıyordu içerisinde, iki saate yakındı, oyun iki perdeydi ve nadir sarıbacak'ın oyunculuğu nispeten daha iyiydi. bu oyunun konusundan rahatsız değilim (her ne kadar existansiyalizmle girip klişe hayat telaşelerini anlatsa da), oyunculuğundan da aşırı derecede rahatsız olduğum söylenemez fakat konunun gidişatı, bize vadettiğiyle sonunda olan arasında gördüğüm fark oyunu tatminsiz bitirmemi getirdi ne yazık ki.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)





