28 Mayıs 2020 Perşembe
film okuması: mutlu lazzaro (lazzaro felice)
Bir tür sömürü düzenini anlatıyor film. Markiz marabaları, marabalar kendi içlerindeki en safı filmdeki metafor adıyla aziz'i sömürür. Peki aziz kimi sömürecek?
Bu dünyaya ait olmayan bir karakter lazzaro. Bu karakterin dini de bir altyapısı olduğu halde film herhangi bir mistik öğe taşımıyor.
Devlet görevlilerinin bu korkunç geri düzeni gördüğü yerde onları şehirden uzak yerden alıp şehrin merkezine daha da kötü bir ortama koyması gibi bir devlet eleştirisi var. Medeniyet diye satılan fakat bin yıllık sömürge anlayışından daha berbat halde olmakla açıklanabilir bu. Carole karakterinin yillar sonra mültecileri tersten müzayede usulü işe almasi son dönemde gördüğüm en çarpıcı sahneydi. (5 eurodan bahsi açıp 1 euroya çalışacak işçi alımı)
Yıllar sonra anlaşılıyor ki sömürü düzeninin âlâsı bankalar tarafından yapılıyormuş. Lazzaro karakterinin bankaya gidip düzgünce hesap sorma sahnesi ve başına gelenler. Anlaşılan o ki o gerçek bir aziz. Ve çevresindeki tüm insanlar olarak hepimiz birer pisliğin önde gideniyiz.
Tüm bu eleştirileri yaparken ana karakteri zaman algisindan bağımsız kurgulamasi geçmiş günümüz değişimini ustalıkla yapması filmi güçlü ve özgün kılıyor. Cannes'da en iyi senaryo ödülü alması şaşırtıcı değil. Son zamanlarda izlediğim en iyi film.
30 Ekim 2019 Çarşamba
film okuması: parasite
Sınıf ayrımı ekseninde ilerlerken ilk 45 dk gülmekten yerlere yatıran, daha sonra ise gücü elinde bulunduranın nasıl vicdandan yoksun, insanın nasıl bu kadar acıma duygusundan münezzeh olabileceğini de yüzümüze çarpıyor. Film sıkmadan baymadan usulca mesajını da işliyor.
Bazen en çok tepki verilmesi gereken anda susar, en sıradan anda ise duygu patlamasi yaşarız. "Koku" gibi sınıf farklılığın en basit simgesini film metaforu haline ucuzlastirmadan böylesine ustalikli getirebilmek iyi yönetmen işidir. Yükselen güney Kore sinemasinin adından söz ettiren yonetmeni altın Palmiye ödülünü tartışmasız bir şekilde hak ediyor. Muhtemelen 2020 yabancı film Oscarını da kucaklayacaktir.
1 Haziran 2018 Cuma
film okuması: ahlat ağacı
uzun zamandır bekliyordum, beklediğime fazlasıyla değdi. nuri bilge, toplumumuzdaki erkek prototipini çok iyi gözlemlemiş. iklimler filmiyle başlayan süreçte filmleriyle hayatımıza soktuğu erkek karakterler öylesine sıkıcı, öylesine hödük ki.. üstelik bunların öyle ipsiz sapsız tipler de değil he. bayağı bir kendini yetiştirmiş tipler bunlar. ama kadın karakterlere tutumu hemen hemen hepsinin aynı. bu filmde de başrol sinan karakterinin annesine takındığı tavır çok sevimsizdi, beni çok irite etti.
(yoğun spoiler içerir)
film sinan'ın üniversite sonu taşraya dönüşüyle başlıyor. hayatına ne şekilde devam edeceğini kestiremeyen sinan daha ilk dakikadan bize memnuniyetsizliğinin sinyallerini veriyor. uzun ve tek plan halinde çekilen bir sahne var sinan ve eskiden hoşlandığı kız hatice ile. güzel görüntüler yakalamış yönetmen burada. kızın yaraladığını sandığı dudak, daha sonra geçmişin acısını çıkarırcasına kanayacaktır. babanın aymazlığı, her şeyi ti'ye alışı ev hanesini ciddi şekilde rahatsız etmektedir. film neredeyse sinan'ın babasını itin götüne sokmak üzere kurulmuş. kış uykusu'nda olduğu gibi iki kişinin entelektüel konuşma serüveni bu filmde de sürüyor. kendini roman yazma konusunda kanıtlamaya çalışan sinan, kendisi gibi o bölgeden çıkmış ve tanınmış süleyman akbaş ile tanışıyor ve inanılmaz keyifli bir sohbet gerçekleştiriyorlar. hayal mi gerçek mi sekanslarından biri bu sahneydi, açıkçası bu filmde seyirciyi bu tarz yanıltmaları sıkça kullanmış yönetmen. kitabı bastırabilmek için belediye başkanının yönlendirdiği inşaatçı adam, okumadığı gibi okuyanları da aşağılayan biri, bu ülkenin her mahallesinde illaki denk geldiğimiz talihsiz karakter. o kadar tanıdık ki. bir zamanlar anadolu'da filmindeki ercan kesal etkisi yarattı bence o adam... gerçekten de işi gücü düşüncesi o olabilir bana öyle hissettirdi. işte sinan, bu adamlarla muhatap olduğu için hiç sevmiyor burayı.
geldik filmin en sevdiğim sahnesine... iki imam ve sinan ağaçlık yerden kahveye kadar yürür, yürürken de başlarlar dini sohbete. işte burada sinan'ın düşünce yapısıyla farkı yarattığını anlıyoruz. bir yerde dini motamot alan, dosdoğru yargısız okuyan; bir yerde de farklı bakış açılarının da mühim olduğunu vurgulayan, sorgulayan imam. çok keyif aldım tam bir yol üstü sohbetiydi.
belki de en çok güldüren nuri bilge ceylan filmi. fakat film boyunca bir kişiden kitabının okunduğunu duyamayan sinan'ın, yine film boyunca herkes tarafından eleştirilen babasının kitabını okuduğunu öğrenmesi var ki sinan'ın babasına tek sempati duyduğu yer burası. öyle ki bu, sinan'a, hiçbir zaman babasının yardım isteğine seve seve karşılık vermemişken, tam da onun kuyudan su çıkarma ideali sona ermişken, kuyudan su çıkarmak için canla başla mücadele etme isteği verecekti... babasının cüzdanından oğlunun kitabıyla ilgili gazete kupürü çıkması beni aşırı duygulandırdı.
her oğlan babasına benziyor. bence bu hikayedeki sinan bir yanıyla nuri bilge ceylan. doğu demirkol'u bu yüzden de seçmiş olabilir. boyu kalıbı kısa saçlı hali vs. zaten o gazete kupüründe sinan'ın verdiği poz, nuri bilge ceylan'ın söyleşiler kitabında verdiği pozla aynı. söyleşiler demişken, o kitaptan çok güzel bir alıntıyla yazıyı sonlandırayım:
"babam ziraat mühendisiydi, "ziraatçi" derlerdi ona. o günler sanki kimse bir diğerinden fazla değildi, genel bir yoksulluk vardı. çoraplar yamanır, ayakkabılar pençelenirdi. bir ayakkabı iyice parçalanmadan yenisinin alındığını pek hatırlamam. elektrik kasabadaki gürültülü jeneratörden belirli zamanlarda verilirdi. babam çok para gitmesin diye saç tıraşım için elle çalıştırılan bir tıraş makinesi almıştı. erkek çocukların hepsi için kısacık "alabros" denen basit bir saç modeli neredeyse standarttı. her taraf kısa ama sadece önde biraz daha uzun bırakılan bir saç. kısa saçtan ön taraftaki uzunca saç bırakılan bölüme geçişin biraz yumuşak olması gerekiyordu, berberler onu iyi yapardı. esasen berberlerin maharetlerini gösterebilecekleri tek yer de zaten bu geçişti. babam bu geçişi biraz sert yapıyor olmalı ki, bir gün mahallede oynarken savcıyla hakim geldi yanıma. o detaydan anlamış olmalılar, "oğlum, gel bakayım buraya, seni kim tıraş ediyor?" dediler. "babam" dedim. babamın cimriliğini kanıtlamış olmanın sevinciyle birbirlerine bakıp gülümseyerek, alaylı bir şekilde kafa salladılar. biraz da konuştular galiba "demedim mi ben sana" falan gibi. sonra ben bunu evde anlattım ve annemle babam arasında bu küçük olayın ciddi bir duygu yarattığını görerek ürktüm. "vay eşşoleşşekler" falan diye küfür ettiklerini hatırlıyorum...
bu hikayede beni heyecanlandıran tüm çıplaklığıyla insan doğasının bu tarz yönlerini ele alabilecek oluşumuzdu daha çok..."
daha bizden bir şey olduğu için ve diyaloglar daha ayrıntılı işlendiği için şu şekilde güncelleyebilirim artık: ahlat ağacı > kış uykusu
(yoğun spoiler içerir)
film sinan'ın üniversite sonu taşraya dönüşüyle başlıyor. hayatına ne şekilde devam edeceğini kestiremeyen sinan daha ilk dakikadan bize memnuniyetsizliğinin sinyallerini veriyor. uzun ve tek plan halinde çekilen bir sahne var sinan ve eskiden hoşlandığı kız hatice ile. güzel görüntüler yakalamış yönetmen burada. kızın yaraladığını sandığı dudak, daha sonra geçmişin acısını çıkarırcasına kanayacaktır. babanın aymazlığı, her şeyi ti'ye alışı ev hanesini ciddi şekilde rahatsız etmektedir. film neredeyse sinan'ın babasını itin götüne sokmak üzere kurulmuş. kış uykusu'nda olduğu gibi iki kişinin entelektüel konuşma serüveni bu filmde de sürüyor. kendini roman yazma konusunda kanıtlamaya çalışan sinan, kendisi gibi o bölgeden çıkmış ve tanınmış süleyman akbaş ile tanışıyor ve inanılmaz keyifli bir sohbet gerçekleştiriyorlar. hayal mi gerçek mi sekanslarından biri bu sahneydi, açıkçası bu filmde seyirciyi bu tarz yanıltmaları sıkça kullanmış yönetmen. kitabı bastırabilmek için belediye başkanının yönlendirdiği inşaatçı adam, okumadığı gibi okuyanları da aşağılayan biri, bu ülkenin her mahallesinde illaki denk geldiğimiz talihsiz karakter. o kadar tanıdık ki. bir zamanlar anadolu'da filmindeki ercan kesal etkisi yarattı bence o adam... gerçekten de işi gücü düşüncesi o olabilir bana öyle hissettirdi. işte sinan, bu adamlarla muhatap olduğu için hiç sevmiyor burayı.
geldik filmin en sevdiğim sahnesine... iki imam ve sinan ağaçlık yerden kahveye kadar yürür, yürürken de başlarlar dini sohbete. işte burada sinan'ın düşünce yapısıyla farkı yarattığını anlıyoruz. bir yerde dini motamot alan, dosdoğru yargısız okuyan; bir yerde de farklı bakış açılarının da mühim olduğunu vurgulayan, sorgulayan imam. çok keyif aldım tam bir yol üstü sohbetiydi.
belki de en çok güldüren nuri bilge ceylan filmi. fakat film boyunca bir kişiden kitabının okunduğunu duyamayan sinan'ın, yine film boyunca herkes tarafından eleştirilen babasının kitabını okuduğunu öğrenmesi var ki sinan'ın babasına tek sempati duyduğu yer burası. öyle ki bu, sinan'a, hiçbir zaman babasının yardım isteğine seve seve karşılık vermemişken, tam da onun kuyudan su çıkarma ideali sona ermişken, kuyudan su çıkarmak için canla başla mücadele etme isteği verecekti... babasının cüzdanından oğlunun kitabıyla ilgili gazete kupürü çıkması beni aşırı duygulandırdı.
her oğlan babasına benziyor. bence bu hikayedeki sinan bir yanıyla nuri bilge ceylan. doğu demirkol'u bu yüzden de seçmiş olabilir. boyu kalıbı kısa saçlı hali vs. zaten o gazete kupüründe sinan'ın verdiği poz, nuri bilge ceylan'ın söyleşiler kitabında verdiği pozla aynı. söyleşiler demişken, o kitaptan çok güzel bir alıntıyla yazıyı sonlandırayım:
"babam ziraat mühendisiydi, "ziraatçi" derlerdi ona. o günler sanki kimse bir diğerinden fazla değildi, genel bir yoksulluk vardı. çoraplar yamanır, ayakkabılar pençelenirdi. bir ayakkabı iyice parçalanmadan yenisinin alındığını pek hatırlamam. elektrik kasabadaki gürültülü jeneratörden belirli zamanlarda verilirdi. babam çok para gitmesin diye saç tıraşım için elle çalıştırılan bir tıraş makinesi almıştı. erkek çocukların hepsi için kısacık "alabros" denen basit bir saç modeli neredeyse standarttı. her taraf kısa ama sadece önde biraz daha uzun bırakılan bir saç. kısa saçtan ön taraftaki uzunca saç bırakılan bölüme geçişin biraz yumuşak olması gerekiyordu, berberler onu iyi yapardı. esasen berberlerin maharetlerini gösterebilecekleri tek yer de zaten bu geçişti. babam bu geçişi biraz sert yapıyor olmalı ki, bir gün mahallede oynarken savcıyla hakim geldi yanıma. o detaydan anlamış olmalılar, "oğlum, gel bakayım buraya, seni kim tıraş ediyor?" dediler. "babam" dedim. babamın cimriliğini kanıtlamış olmanın sevinciyle birbirlerine bakıp gülümseyerek, alaylı bir şekilde kafa salladılar. biraz da konuştular galiba "demedim mi ben sana" falan gibi. sonra ben bunu evde anlattım ve annemle babam arasında bu küçük olayın ciddi bir duygu yarattığını görerek ürktüm. "vay eşşoleşşekler" falan diye küfür ettiklerini hatırlıyorum...
bu hikayede beni heyecanlandıran tüm çıplaklığıyla insan doğasının bu tarz yönlerini ele alabilecek oluşumuzdu daha çok..."
daha bizden bir şey olduğu için ve diyaloglar daha ayrıntılı işlendiği için şu şekilde güncelleyebilirim artık: ahlat ağacı > kış uykusu
27 Mart 2017 Pazartesi
buruk hayaller
bugün hürriyet.com'da basketbolla ilgili bir yazı okudum. ilginç ve tartışmaya açık bir yazı esasında.
http://www.hurriyet.com.tr/sporarena/kucuk-basketbolculari-aglatan-baski-40408319
11-12 yaşlarındaki kızlar basket maçı yapıyorlar. önde olan takımın koçu ise kazanma arzusunu abartarak maç boyunca tam saha baskı ile yönetiyor takımını. yenik durumdaki kızlarsa topu çıkaramadıklarına üzülüyorlar ve sarılıp ağlaşıyorlar. maç da 103-4 şeklinde bitiyor. ayrıntılar linkte.
ne kadar üzücü bir tablo değil mi?
benim içim burkuldu. yani basketbol iştahının artacağı en önemli yaş aralığındaki çocuklar belki de oyuna küsüyorlar, hiç unutamayacakları anılarla belki de "bu işi"başlamadan bitiriyorlar. sorun diğer oyuncularda mı? hayır, galip takımın koçunda elbette. yani bence. yoksa yine de tartışmaya açık bir konu yazının başında belirttiğim gibi.
normalde ne olursa olsun hodri meydan gibi bir mentaliteyi kendine düstur edinen ben, bu konuda ne yazık ki belki de duygularıma yenildim. öğretmen olarak bu yaş grubundaki öğrencilerle haşır neşir olduğumdan mıdır, çocukken benzer bir durum başıma geldiğinden midir, yoksa doğrusu bu olduğundan mıdır epey bir muhasebe yaptım bu yazıyı yazarken.
ben de bu yaşlardaydım, okulun maçı vardı. çok maça çıkamıyordum ve beden sırasında en son sıradaydım. anlayacağınız yaşıtlarımdan epey bir ufak bir boyum vardı. maç başladı, pek sıkıntı yok, koçun söylediklerini uygulamaya çalışıyoruz yarım yamalak. faul oldu, kenardan topu başlatacağım, üzerime ikişer tane kol geliyor. yerinde de durmuyor pezevenk, bacaklarını titretiyor, hata yapmamı bekliyor, topu nasıl çıkaracağımı bilmez durumdayken hakem tak! diye bu işkenceye son veriyor ve topu karşı takıma veriyor. ömrüm boyu unutamıyorum o anı. çok zayıf hissediyorsun..
11-12 yaş gibi bir yaşın dahi gelişimsel olarak inanılmaz fark ettiği bir yaş aralığında diğerine üstünlük kuran çocuklar özgüvenlerini perçinlerken, diğer yandan oyuna küsmeye yüz tutmuş bir nesil yetişiyor.
linkte yer alan yazının geri kalanında türkiye basketbol federasyonu'nun u11 ve u12 kategorileri için ilgili kurallardan şöyle bahsediyor:
"tam saha baskı yapmak yasaktır. ancak ve ancak, maçın son iki dakikası ve bir takım 10 sayı veya üstünde bir sayı farkıyla mağlup ise, o takımın tam saha baskı uygulamasına izin verilecektir. son iki dakikanın dışında ve yukarıda bahsedilen şartın oluşmadığı durumlarda baskı uygulayan takımın antrenörüne teknik faul çalınır. teknik faulün uygulanması ve sonrasında fiba oyun kurallarının hükümleri uygulanır."
ne var ki mevzubahis maç, gençlik ve spor bakanlığının düzenlediği bir turnuva olması dolayısıyla ilgili kuralı içermiyor. sıkıntı da burada ortaya çıkıyor.
yine çok enteresan, yarı final ve final maçlarında tbf'nin kurallarını uygulayan gençlik ve spor bakanlığı, öncesindeki maçlar için böyle bir kurala lüzum görmüyor. doğrusu, yarı final ve finale kadarki tüm maçlarda bu kuralı kullansa, sonraki maçlarda böyle bir kurala gerek yok dese çok daha isabetli bir tutumda bulunmuş olurlardı! allah akıl fikir versin!
yine çok enteresan, yarı final ve final maçlarında tbf'nin kurallarını uygulayan gençlik ve spor bakanlığı, öncesindeki maçlar için böyle bir kurala lüzum görmüyor. doğrusu, yarı final ve finale kadarki tüm maçlarda bu kuralı kullansa, sonraki maçlarda böyle bir kurala gerek yok dese çok daha isabetli bir tutumda bulunmuş olurlardı! allah akıl fikir versin!
15 Ocak 2017 Pazar
gündem üzerine
şu sıralar ülke kritik günlerden geçiyor. pisi pisine ölümle kahramanlık arasında gidip gelen sade vatandaşlar temsil ediyor ülkeyi. başkalarının "onların görevleri ölmek" diye tanımladığı askerleri saymıyorum bile. son dönemde artan bombalar, patlamalar derken şimdi ise taptaze bir gündemin içinde bulduk kendimizi. aslında konuşulacağı kesindi. fakat son dönemde yaşananlar dolayısıyla belki planları askıya alınır diye bekledim, ne var ki böyle bir şey olmadı, başkanlık anayasası geri çekilmedi.
cumhurbaşkanına tam ve neredeyse tek yetki veren, meclisin bir nevi kendini feshetmesi anlamına gelen bu anayasaya dört elle sarınıldı. her dönem belli bir kitleyi yanına çekmeyi başaran akp kadrosu, bu sefer mhp liderini ikna etti.
2001 ekonomik krizinde erken seçim çağrısı yaparak akp'ye ülkeyi 15 senedir tek başına yönetme şansı veren, fazilet partisinden ayrılan yenilikçilere tarihte görülmedik fırsat bırakan da devlet bahçeli'den başkası değildi.
ben referanduma kalmadan erken seçim yaşanacağını düşünüyorum ama yine de, olası bir referandumda neler yaşanacağını tahmin etmek istiyorum:
12 eylül 2010'daki referandumda herkes tarafından kabul edilebilecek, kimsenin itiraz edemeyeceği maddelerin yanı sıra o vakitten bu vakte kadar geçen sürede mevcut hükümetin yönetimsel ve yargısal bazda ciddi değişiklikler öngören maddeler vardı. sonuçta 1980'de yaşananları unutmamış kesimi, liberalleri, "hükümet bunu uygular mı uygulamaz mı bilinmez, niyet mi okuyalım diyen" kesimi, yani o dönemde kendilerini "yetmez ama evet" diye adlandıran tayfayı ve kürtleri kendilerine çekerek yüzde 57 oy çıkartıldı.
o dönemden bu döneme cehape kadın kollarındaki teyzelerin, "niyet okuyan"ların haklı çıktığını söylememe gerek yok sanırım.
fakat bu sefer yüzde 57'yi oluşturan o liberaller, o kürtler, o mhp'liler yok. şu anda bölük pörçük olmuş bir mhp var ortada. mhp seçmeni, mecliste partisinin kendisini temsil ettiğini düşünmüyor.
zaten ben de buna şaşırıyorum ya, ekonomik anlamda yönetimsel bazda bu kadar sıkıntı varken böyle riskli bir işe mi girişilir? demek durum sandığımızdan daha da vahim.
ihtimal şu ki erken seçim yapılsa iktidar partisi yüzde 35 bile oy olsa tek başına iktidar olacak çoğunluğu yakalayabilirken, şu durumda referandumdan yüzde 49 evet bile çıksa akp üzerinde kara bulutlar oluşmaya başlayacak. belki de bir devir kapanacak...
referanduma kalır ya da kalmaz, evet çıkar ya da çıkmaz, ülkede yaşanacak her gelişme umarım biz milletin hayrına olur. (hayır, hayır ile ilgili bi kelime oyunu yapmayacağım.)
7 Nisan 2016 Perşembe
avrupa finali görmek
uefa kupası'nı yalnızca kutlamalardan hatırlıyorum. 2000 senesi benim gibi hafızası pek yerinde olmayan 91'liler için hayli eski. sonra kayıtlardan ezberledik saniyelerine kadar final maçını tabii, o ayrı.
fakat final demek, yalnız final demek değildir. takımın finale kadar geçirdiği dönemi iyi bilmek gerek. hangi kırılma anları yaşandı, ne zaman çıkışa geçti takım, sakatlıklar var mıydı, bunlara önlemler nasıl oldu, takım kaç senelik projenin ürünü? bu gibi sorular ve bunlara verilen cevaplar finali daha anlamlı kılar.
galatasaray erkek basketbol takımının avrupa kupalarına katılım sürecini her zaman yakından takip ettim. uleb kupasının kanal 24'ten yayınlandığı o dönemlerde kapı kapı komşu evi gezip maç dilendiğimi hatırlıyorum. galatasaray'ın basketbol takımını takan mı vardı o dönemde? iki tane oyuncu ismi sayamazlardı, kimseyle de paylaşımım olmazdı. ama sanki o dönemlerden bir şeyleri biliyormuşçasına, ya da ütopik hayaller peşinde koşarak diyelim, bir gün avrupa finalini göreceğimizi ümit ediyordum. hatta internetin yaygınlaştığı dönemlerde, euroleague'e katılım sürecimizde sıradan bi internet sitesinde kimsenin tıklamayacağı başlıklarda maçla ilgili 30 - 40 bilgi döşüyordum... kendim çalıp kendim oynuyordum anlayacağınız... şimdi bakınca komik geliyor belki şu yazdıklarımın ilerleyen yıllarda komik geleceği gibi ama içten içe bi ümit besliyordum.
o zamanlardan ilk hayalim erkek basketbol takımımızın lig şampiyonluğunu görmekti... bunu başardı ergin ataman. sadece bunun için bile minnet borcum var ona.
ikinci hayalim de gerçekleşti. avrupa'nın ikinci büyük kupasında gran canaria'yı dize getirdik ve ne olursa olsun o maça çıkacağız! bunu yine ergin ataman başardı. 1 kasım'da, daha önceden söylediği iddiasını yineledi: "eurocup'ı alıp doğrudan euroleague'e gideceğiz. bakalım onu nasıl engelleyecekler!"
koç değişen euroleague sistemini eleştiriyordu. bu sisteme göre galatasaray'ın önümüzdeki sezon euroleague'e gidebilmesinin tek ihtimali eurocup'ı kazanması. şimdi iddiasına bir tık uzaklıkta.
galatasaray final maçlarını iyi oynar, kültürümüzde bu var. o kupayı alsa alsa ergin ataman alır ve alacağından hiçbir şüphem yok. avrupa kupalarında finale yükselmiş 8 türk ekibinin 5'inin altında ataman imzası var. bundan âlâ winner'lık mı olur? eğer ki bu kupayı da alırsa gelmiş geçmiş en başarılı türk koç ünvanını perçinleyecektir. finalin değeri ortada. koç, euroleague'i hak eden galatasaray taraftarına, galatasaray ailesine ve belki de avrupa seyircisine armağan için çıkacak çift ayaklı maça.
eksiklikler aksaklıklar olsa da galatasaray, çıktığı maçın favorisidir her zaman hele ki sözkonusu avrupa'ysa! yürüyedurun aslanlar, yolunuz açık olsun!
fakat final demek, yalnız final demek değildir. takımın finale kadar geçirdiği dönemi iyi bilmek gerek. hangi kırılma anları yaşandı, ne zaman çıkışa geçti takım, sakatlıklar var mıydı, bunlara önlemler nasıl oldu, takım kaç senelik projenin ürünü? bu gibi sorular ve bunlara verilen cevaplar finali daha anlamlı kılar.
galatasaray erkek basketbol takımının avrupa kupalarına katılım sürecini her zaman yakından takip ettim. uleb kupasının kanal 24'ten yayınlandığı o dönemlerde kapı kapı komşu evi gezip maç dilendiğimi hatırlıyorum. galatasaray'ın basketbol takımını takan mı vardı o dönemde? iki tane oyuncu ismi sayamazlardı, kimseyle de paylaşımım olmazdı. ama sanki o dönemlerden bir şeyleri biliyormuşçasına, ya da ütopik hayaller peşinde koşarak diyelim, bir gün avrupa finalini göreceğimizi ümit ediyordum. hatta internetin yaygınlaştığı dönemlerde, euroleague'e katılım sürecimizde sıradan bi internet sitesinde kimsenin tıklamayacağı başlıklarda maçla ilgili 30 - 40 bilgi döşüyordum... kendim çalıp kendim oynuyordum anlayacağınız... şimdi bakınca komik geliyor belki şu yazdıklarımın ilerleyen yıllarda komik geleceği gibi ama içten içe bi ümit besliyordum.
o zamanlardan ilk hayalim erkek basketbol takımımızın lig şampiyonluğunu görmekti... bunu başardı ergin ataman. sadece bunun için bile minnet borcum var ona.
ikinci hayalim de gerçekleşti. avrupa'nın ikinci büyük kupasında gran canaria'yı dize getirdik ve ne olursa olsun o maça çıkacağız! bunu yine ergin ataman başardı. 1 kasım'da, daha önceden söylediği iddiasını yineledi: "eurocup'ı alıp doğrudan euroleague'e gideceğiz. bakalım onu nasıl engelleyecekler!"
koç değişen euroleague sistemini eleştiriyordu. bu sisteme göre galatasaray'ın önümüzdeki sezon euroleague'e gidebilmesinin tek ihtimali eurocup'ı kazanması. şimdi iddiasına bir tık uzaklıkta.
galatasaray final maçlarını iyi oynar, kültürümüzde bu var. o kupayı alsa alsa ergin ataman alır ve alacağından hiçbir şüphem yok. avrupa kupalarında finale yükselmiş 8 türk ekibinin 5'inin altında ataman imzası var. bundan âlâ winner'lık mı olur? eğer ki bu kupayı da alırsa gelmiş geçmiş en başarılı türk koç ünvanını perçinleyecektir. finalin değeri ortada. koç, euroleague'i hak eden galatasaray taraftarına, galatasaray ailesine ve belki de avrupa seyircisine armağan için çıkacak çift ayaklı maça.
eksiklikler aksaklıklar olsa da galatasaray, çıktığı maçın favorisidir her zaman hele ki sözkonusu avrupa'ysa! yürüyedurun aslanlar, yolunuz açık olsun!
24 Ağustos 2015 Pazartesi
bir çeşit yanılsama: televizyon
uzun yıllardır dizi falan izlemiyorum. hayır belgesel falan da izlemiyorum. genel olarak izlemiyorum. tarzım değil.
her neyse.
tatil sürecinde gözüm televizyona takılıyor ara sıra tartışma programı, dizi vs derken... her gün daha da köhneleşmiş zihniyete tanık oluyorum. normal hayatta istediğim ortamda takılabildiğim için kaçınabiliyorum belki. ama televizyon denen nesnede her şey o kadar aynı ki, belli kanalları izlemeye meşrebim elvermiyor. geri kalan hepsi çok aynı! bilhassa dizi sektörü için konuşuyorum. senin muhafazakar dediğin atv'nin dizileri de kanal d'den efendime söyleyeyim star'dan show'dan hiç farklı değil.
eskiden çok dizi izlerdim. televizyon bağımlısıydım bile diyebilirim hatta ama bu kadar yüzüme vurmuyordu. hayır, tv izlemediğim süre içinde bi tarikata da üye olmadım herhangi bir cemaate de mensup değilim.. hatta bu süre içerisinde dini kimliğimden iyice uzaklaştım ama ne bileyim.. bazı şeyler, eskiden kabul gördüğüm bazı şeyler şu an bana çok aşırı geliyor. erkek oyuncuların senaryo gereği kadın oyuncuya yapışmalarının kadının yüz vermesinden ileri geldiğini düşünüyorum. ısrarcı erkeğin o hallerinden ben dahi tiksiniyorum, kadın oyuncumuz öyle bi "gel" diyor ki hareketleriyle erkek de bundan yüz buluyor. peşine takılıyor kadının üzerinde bi hegemonik erkeklik taslamayı uygun buluyor. daha az önce izledim yav. inadına aşk mıydı neydi. erkek, kadının özel aracına girecek kadar cüreti buluyor kendinde. giriyor ve kadında tepki yok? çabuk çık dışarı yoksa polis çağırırım diyemiyor! erkeğin de ağzında bir gül, kadını ikna etmeye çalışıyor. kadın da erkeğin ısrarcılığından şikayetçi ama gülüyor. şimdi ben de böyle bir durumda olsam devam et burak aferin doğru yoldasın! derdim kendime. nitekim kadın da buluşmayı kabul ediyor hatta kendi ayarlıyor...
hadi ben kendimi biliyorum. dizideki erkek oyuncu da kendini biliyor diyelim?..
bir de bu diziyi izleyen çoğunlukla kendinibilmezlerden oluşan bir kitle var. hayatı bu dizilerden ibaret sanıyor. imreniyor tv'de gördüklerine ve masumiyet filmindeki haluk bilginer'in oynadığı karakter gibi "bana da vereceksin ulan! ellere var da bize yok mu bana da vereceksin" diyor. tacize ve tecavüze teşvik oluyor haliyle, dolaylı olarak! sanıyor ki bu işler böyle yürüyor. "güldü demek ki verecek" anlayışı sadece filmlerden ibaret değil bunu görememek.. çok güç doğrusu.
allah bu kendinibilmezlerin bin belasını versin. ömür boyu mutsuz olsunlar, cezalarını çeksinler ve inandıkları da onlara yüz çevirsin. izlediğim türk dizisiydi, yabancı bir dizide var mıdır, nasıl olur, bu sahnelerin toplum bazındaki yansımaları ne denli olur bilemem... maatteessüf bu coğrafyada kadınların daha dikkatli olması gerekiyor. bağıracak! çağıracak! tehdit edecek! kezban yaftası yemek pahasına... bırakın kezban desinler (diyelim) siz mutsuz olmayın da.
nice naif kadın da bu tarz olayları çocukluğundan beri yaşadığından küçük yaştan itibaren hayata karşı dikbaşlı ve sert bir tutum sergileyen olup çıkıveriyor. tabi bu söylediklerim kalıcı olmayan çözümler. her şeyden önce özellikle erkeklere eğitim gerekiyor.. uzun vadede...
sözün özü, televizyonun bu tarz taciz tecavüz olaylarına çok da masum olmayan bir katkı sağladığını düşünüyorum. televizyon derken.. gazetesi, radyosu... kısacası basınyayın. basınyayın da en az biz kadar suçlu.
5 Temmuz 2015 Pazar
dezenformasyon
internet çıktı çıkalı yanlış bilgiler türedi. önceleri sadece bilinçli kullanıcılar olduğundan bu pek fazla yoktu ama sosyal medya paylaşım olanakları da artınca bu yanlışlıklar gerizekalılar yüzünden çığ gibi büyüdü.
bak bak.. einstein ne demiş:
-üzülme... bana da gerizekalısın dediler... ben de atomu parçalayıp ELLERİNE VERDİM!
einstein demiş bunu. gerizekalı diyenler çok olduğu için ellerine vermiş einstein. her birinin eline ayrı ayrı vermiş.
yani bu cümle kişiyi durduk yere gaza getirse hadi neyse, getiriyor ki böyle salak bir cümle ortaya atılıyor esasında. bu cümlenin ardına kişi "oğlum einstein'a da gerizekalı denmiş demek ki ben gerizekalı olmuyorum" çıkarımını yapıyorsa laptopu evi ülkeyi kapatalım gidelim demektir. böyle salaklık olur mu? bu tarz cümleler cem yılmaz'ın da bi parodisinde kullandığı gibi OĞLUMM GAUSS GERİZEKALIYMIŞ YAA diyen adamın aptallığını içeriyor tam da. gerzeğin biri belki de tartışma esnasında kullandığı ELİNE VERMEK tabirini einstein'a uyarlıyor. sonra da bunu caps yapıyor einstein fotoğrafı, altına da bu söz.
vay be! ne kafa adammış einstein!
bu gene vardı epeydir. ben asıl en son şunu gördüm ve yazma gereksinimi duydum.
cehalet ne güzel lan demiş einstein. hatta CEHALET NE GÜZEL LAA demiş. ankaralıymış da. sincan tarafından.
yahu bir şeyleri paylaşırken azıcık sorgulayın. araştırın ondan sonra destekleyin paylaşın. ama önce teyit edin nolursunuz. internette paylaştığınız saçma sapan cümlelerin ardına "iyi gider" diye sözümona karşı çıkılması pek mümkün olmayan ünlü düşünürlerin bilim adamlarının resimlerini isimlerini koymakla olmuyor bu işler!
belki sizin yaptığınız küçük bir espri (ki hiç espri gibi durmuyor!) ama unutmayın ki sizin dalgaya bile alarak yaptığınız işleri insanların çoğu ciddiye alıyor. nesil çürüyor!
11 Ocak 2015 Pazar
film okuması: iklimler
göz yaşıyla başladı, göz yaşıyla bitti.
yeterince duygusal bir kadın ve son derece duyarsız bir erkek. türkiye’deki kadın erkek ilişkisine objektif bir bakış hakim filmde. hegemonik erkekliğe sıklıkla başvurulmuş. anlatılmak istenen ortada fakat kurgu yetersiz. yani ben yetersiz buldum, diğer nuri bilge ceylan filmlerine göre. güzel sahneleri yok değil evet ama bu sefer de oyunculuk kötü (nazan kesal'i ayrı tutuyorum).
-bahar'ın rüyaları filmin başlarında kocasının onu kumda boğmaya çalışması,
filmin sonlarına doğru ise güzel, hoş bir ilkbahar gününde "uçup havalanmasıydı". bunu bahar'ın ruh hali ve rüyalarının psikanaliz yöntemiyle açıklanması şeklinde ele alırsak film üzerine birkaç temel ipuçları elde edeceğimiz açık.
-filmin yine başında, "üşüyor musun üşümüyor musun" muhabbeti vardı ki ilerleyen sahnelerde isa bahar'ı otobüsle yolcu ederken bir kez daha bahsi geçti, "kazağını aldın mı, aldım" diye cereyan etti diyalog. isa sürekli üşümekten yakınıyordu bahar'sa soğuğun onu etkilemeyeceğini belirtiyordu.
filmin sonunda ise otel odasında isa'nın üzerinde tişört, bahar'ın üstünde ise kazak vardı saatler boyu da öyle durdu. yani roller değişti filmin başından sonuna. bahar'ın kışa dönmesi gibi yorumlarsak eğer güzel bir metafor.
yeterince duygusal bir kadın ve son derece duyarsız bir erkek. türkiye’deki kadın erkek ilişkisine objektif bir bakış hakim filmde. hegemonik erkekliğe sıklıkla başvurulmuş. anlatılmak istenen ortada fakat kurgu yetersiz. yani ben yetersiz buldum, diğer nuri bilge ceylan filmlerine göre. güzel sahneleri yok değil evet ama bu sefer de oyunculuk kötü (nazan kesal'i ayrı tutuyorum).
-bahar'ın rüyaları filmin başlarında kocasının onu kumda boğmaya çalışması,
filmin sonlarına doğru ise güzel, hoş bir ilkbahar gününde "uçup havalanmasıydı". bunu bahar'ın ruh hali ve rüyalarının psikanaliz yöntemiyle açıklanması şeklinde ele alırsak film üzerine birkaç temel ipuçları elde edeceğimiz açık.
-filmin yine başında, "üşüyor musun üşümüyor musun" muhabbeti vardı ki ilerleyen sahnelerde isa bahar'ı otobüsle yolcu ederken bir kez daha bahsi geçti, "kazağını aldın mı, aldım" diye cereyan etti diyalog. isa sürekli üşümekten yakınıyordu bahar'sa soğuğun onu etkilemeyeceğini belirtiyordu.
filmin sonunda ise otel odasında isa'nın üzerinde tişört, bahar'ın üstünde ise kazak vardı saatler boyu da öyle durdu. yani roller değişti filmin başından sonuna. bahar'ın kışa dönmesi gibi yorumlarsak eğer güzel bir metafor.
-sahilde, ayrılmayı kafayı koymuş halde, sanki prova yapıyormuş gibi verdiler o
sahneyi, yanı başındaymış bahar oysa, o sahne güzeldi. oradaki konuşmasında
"bir süre yalnız kalmayı denesek" diye başlıyor, "sen daha
gençsin, elini sallasan ellisi" diye devam ediyor. "ilişkiye ara
vermek" olayına güzel bir örnek.
-belirtmeden geçemiycem, sevişme sahnesi beni son derece rahatsız etti. isa'nın fındığı tabiri caizse sike sike yedirmesi filme fazlalık gibiydi. amaç yalnızca isa'nın arzularını belli etmekse gerçekten çok gereksiz uzunlukta olmuş. izlerken omuzlarım yukarı doğru çekilmiş istemsizce...
-isa'nın bahar'ı ikna çabalarında "değiştim ben. değişmek için içimde potansiyel hissediyorum. değiştim zaten." gibi cümleleri sıralaması kadın erkek ilişkilerinin olmazsa olmazı zaten. bir de araba içerisinde isa meramını anlatırken arabaya set çalışanlarının girip çıkmasıyla duraksamaları falan bunlar gülümsetti.
-fotoğrafını çektiği çocuğun adresini buruşturup attı sonra, kendi aşk hayatı yolunda gitmiyordu çünkü. gerisi sikinde değil herifin. duyarsız bir adam işte.
satır arası (edit)
-belirtmeden geçemiycem, sevişme sahnesi beni son derece rahatsız etti. isa'nın fındığı tabiri caizse sike sike yedirmesi filme fazlalık gibiydi. amaç yalnızca isa'nın arzularını belli etmekse gerçekten çok gereksiz uzunlukta olmuş. izlerken omuzlarım yukarı doğru çekilmiş istemsizce...
-isa'nın bahar'ı ikna çabalarında "değiştim ben. değişmek için içimde potansiyel hissediyorum. değiştim zaten." gibi cümleleri sıralaması kadın erkek ilişkilerinin olmazsa olmazı zaten. bir de araba içerisinde isa meramını anlatırken arabaya set çalışanlarının girip çıkmasıyla duraksamaları falan bunlar gülümsetti.
-fotoğrafını çektiği çocuğun adresini buruşturup attı sonra, kendi aşk hayatı yolunda gitmiyordu çünkü. gerisi sikinde değil herifin. duyarsız bir adam işte.
satır arası (edit)
ya bu fotoğrafını çektiği çocuğun.. haricinde isa'nın
duygusuzluğuna örnek daha çarpıcı bir sahne var. ulan sevdiğin kız geri gelmiş.
taa otel odası kapına kadar. kalkmış hiçbir şey yokmuş gibi, araları bozuk
değilmiş gibi güzel güzel rüyasını anlatıyor. belli ki unutmuş bazı şeyleri. ne
piçlik yapıyon kaçta setin diye soruyon. bir de yanına gelmiştim sana hediyeyi
vermiştim de almamıştım diyon. ya böyle gerizekalılık olabilir mi. aklıma geldi
zabağınan sinirlerim bozuldu amk yaa... neyse.
satır arası (edit)
en çirkini de şu: isa o kadar yol geldi etti. işte hediye falan aldı sırf bir daha olur muyuz diye. kız ne zaman yumuşadı, isa ben kaçıyorum aeo dedi gitti. erkek, ilişkilerdeki o zor kısmı atlatabildiğini gördüğü anda, tekrardan tavlayabildiğini anladığı anda hopp vınnn... erkekler bunu ilişki cazibesini yitirmişti diye açıklar.
-son olarak nbc klasiği fotoğraf kareleri filmin belki de genelinde hakimdi. onlara laf
elbette ki yok.
çok klişe ama işte abi. diyaloglar falan. yukarıda bahsettiğim tipten konuşmalar hep bilindik şeylerdi. nuri bilge bildiğimizi bilinmeyen yönüyle sunardı hep. bu filmde çok basite kaçmış. (onun) daha iyileri var. daha iyileri çok. bunları da sonraki yıllarda üç maymun'la, bir zamanlar anadoluda'yla ve kış uykusu'yla gösterdi zaten.
şubat 18, '13
çok klişe ama işte abi. diyaloglar falan. yukarıda bahsettiğim tipten konuşmalar hep bilindik şeylerdi. nuri bilge bildiğimizi bilinmeyen yönüyle sunardı hep. bu filmde çok basite kaçmış. (onun) daha iyileri var. daha iyileri çok. bunları da sonraki yıllarda üç maymun'la, bir zamanlar anadoluda'yla ve kış uykusu'yla gösterdi zaten.
şubat 18, '13
25 Kasım 2014 Salı
film okuması: kosmos
aslında uzun oldu seyredeli. üniversitenin ilk yıllarında izlenime girmişti. istanbul, izmir, ankara gibi başat şehirlerin yanı sıra eskişehir'de de vizyona girdiğini öğrenmem, üni tercihinde ne kadar doğru bir karar verdiğimi gösteriyordu. eşlik edecek birini bulamamıştım ne yazık ki. ben de tek başına izlemiştim. tek başına izlenen filmlerin ayrı bir havası oluyor nedense. arada yapmak gerekir aslında. nerede olursan ol.
her neyse kosmos benim için çok ayrı bir film. vizyona girdiği tarihten itibaren merakla beklediğim nadir filmlerden biriydi. fragmanı ilgi çekiciydi bir kere. sonra sermet yeşil'in oyunculuğu. fazlasıyla merak uyandırıyordu.
baş karakter battal, filme ağlar halde koşarak geliyor. yine aynı şekilde de bitiyor. bunu en son nuri bilge ceylan'ın iklimler filminde görmüştüm. orada da kadın karakter, (bahar olabilir) filmin başında da ağlıyordu sonunda da. sanırım bu ciddi bir metafor. ya tüm bu anlatılanlar koskoca bir hikayeden alınan ufak bir kesit denilmeye çalışılıyor. ya da anlatılmak istenen "bu karakterler hep böyle, siz de bu anına tanıklık ettiniz ve sonsuza kadar böyle sürecek"
sanırım reha erdem için ikincisi daha doğru çünkü kendisi bir hikaye sunmaktan çok, anlam arayışında olan bir yönetmen. battal karakterinin şu tiradına bakar mısınız:
sanırım bu tirad filmin yarısını oluşturuyor. zira "sanat filmi" sevmeyenlerin epeyce canının sıkılacağı filmlerden kosmos. sanat filmi de ne demekse... maskeli beşler tarzı olmayan filmler diyelim geçelim...
film boyunca şaman kültürüne ait birçok verinin kulanıldığına şahit oluyoruz. belli ki yönetmen arayışta! inanç sorgulamaya bir film. "sol eli başımın altında olsun, sağ eli beni kucaklasın" vurgusundan da anlaşılıyor inanç derdinde olduğu yönetmenin, pek de güzel bir film.
bir de unutmadan! battal ve güzeller güzeli neptün'ün hiç konuşmadan ve birbirlerine dokunmadan çığlıklarla seviştiği sahne son derece çarpıcı, dramatik gerilimin anbean müzik vasıtasıyla yükseltildiğine dikkat!
22 Kasım 2014 Cumartesi
romantik taraftar profili
yense de yenilse de! dediğimiz takımdır. takımdan vazgeçmezsin, vazgeçmemelisin. fakat protesto edilecek bir oyuncu, bir yetkili, bir mercii olmalı. selçuk yedi sekiz ay önce protesto edilmediği için bu halde. burak ona keza.
umut'a kimsenin laf attığı yok. yine sabri'ye de aynı şekilde. adam maksimumunu veriyor, nasıl kızabilirsin? ona görev verilmiş, o da yapabileceğinin en iyisini yapmaya çalışıyor. sneijder? adam defans yapıyor pozisyonu on numara. taktik neyse onu uygulamaya çalışıyor. melo'ya kızarsak ellerimiz kurusun!
neymiş gs formasını giyenler kutsalmış. peki sen kutsal addediyorsun da o oyuncu bunun farkında mı acaba metin oktay'ın, baba gündüz'ün formasını taşıdığının? hem neden kutsal olsun. bir forma sadece. üzerinde arması var bayrağı var. bezden yapılmış. senin forması kutsal diye eleştirmediğin oyuncu maç çıkışında hiçbir sikim olmamış gibi bara kafeye gidecek. evine gidecek uyuyacak mışıl mışıl en kötü! sen ne triplere giriyon.
futbol bir gösteri işi kardeşim. dünyanın her yerinde kötü oyun oynayan aktör ıslıklanır. işini iyi yapmayan siyasetçiye yumurta atılır. futbolda değişik olması gereken ne? hiç romantiklik yapamayacam. bizde "kötü"ye "kötü" derler!
15 Kasım 2014 Cumartesi
euridice'nin elleri maymun elleri!
midas'ın kulakları da eşek kulaklarıydı. bir zaman sonra herkesin diline düşmüştü. yani takke düşmüş, kel görünmüştü.

ben de euridice'nin elleri'ni beğenmedim. sonradan duyduğuma göre ankara devlet tiyatrosu'nun en az seyircili oyunlarındanmış. aktörün abartılı oyunculuğu bir yana, oyunun interaktif olanı da hiç çekilmiyor gerçekten. eğer oyunun oyun olduğu hissettirilmek isteniyorsa bu, oyundan bir an çıkıp seyirciyle etkileşime girmekle olmamalı.
dekor üzerinden bir oynamayla olabilir, aktörün bir anlık tepkisiyle olabilir. başka türlü de olabilir. fakat işin içine seyirci girince olayda iyice gerçeklik zeminini yitiriliyor ve gerek oyuncu gerek seyirci bir daha oyuna girmekte zorlanıyor. seyircinin abartılı katılımını hesap etmek bu kadar zor olmamalı açıkçası! bu konuda brecht'in yabancılaştırma efekti (etmeni) ritüellerinden yararlanılabilir.
evet, heath ledger tarzı bir oyuncunun karşımda olmasından da rahatsız oluyorum ama bu denli gevşek oyunun ve oyunculuğun da taraftarı değilim!
onun dışında oyun bir saatte bitti. yine tek kişilik bir oyun olan yeraltından notlar oyunu, hemen hemen hayata dair benzer serzenişleri barındırıyordu içerisinde, iki saate yakındı, oyun iki perdeydi ve nadir sarıbacak'ın oyunculuğu nispeten daha iyiydi. bu oyunun konusundan rahatsız değilim (her ne kadar existansiyalizmle girip klişe hayat telaşelerini anlatsa da), oyunculuğundan da aşırı derecede rahatsız olduğum söylenemez fakat konunun gidişatı, bize vadettiğiyle sonunda olan arasında gördüğüm fark oyunu tatminsiz bitirmemi getirdi ne yazık ki.

ben de euridice'nin elleri'ni beğenmedim. sonradan duyduğuma göre ankara devlet tiyatrosu'nun en az seyircili oyunlarındanmış. aktörün abartılı oyunculuğu bir yana, oyunun interaktif olanı da hiç çekilmiyor gerçekten. eğer oyunun oyun olduğu hissettirilmek isteniyorsa bu, oyundan bir an çıkıp seyirciyle etkileşime girmekle olmamalı.
dekor üzerinden bir oynamayla olabilir, aktörün bir anlık tepkisiyle olabilir. başka türlü de olabilir. fakat işin içine seyirci girince olayda iyice gerçeklik zeminini yitiriliyor ve gerek oyuncu gerek seyirci bir daha oyuna girmekte zorlanıyor. seyircinin abartılı katılımını hesap etmek bu kadar zor olmamalı açıkçası! bu konuda brecht'in yabancılaştırma efekti (etmeni) ritüellerinden yararlanılabilir.
evet, heath ledger tarzı bir oyuncunun karşımda olmasından da rahatsız oluyorum ama bu denli gevşek oyunun ve oyunculuğun da taraftarı değilim!
onun dışında oyun bir saatte bitti. yine tek kişilik bir oyun olan yeraltından notlar oyunu, hemen hemen hayata dair benzer serzenişleri barındırıyordu içerisinde, iki saate yakındı, oyun iki perdeydi ve nadir sarıbacak'ın oyunculuğu nispeten daha iyiydi. bu oyunun konusundan rahatsız değilim (her ne kadar existansiyalizmle girip klişe hayat telaşelerini anlatsa da), oyunculuğundan da aşırı derecede rahatsız olduğum söylenemez fakat konunun gidişatı, bize vadettiğiyle sonunda olan arasında gördüğüm fark oyunu tatminsiz bitirmemi getirdi ne yazık ki.
15 Ekim 2014 Çarşamba
kofti milliyetçilik ve fanatizm
uzun bir süredir söylüyordum. fatih terim galatasaray'ın başındayken de, ayrılışı sürecindeyken de dile getiriyordum böyle gazla dalakla yürekle olmaz diye. şu an hıncal uluççuluk yapıyorum evet ben demiştim diyorum ama inanın bu kadarını ben de bilmiyordum. abartıyorsun diyordu arkadaşlar, bir teknik direktörün tek numarası "hadi aslanlarım çıkın dağıtın onları, siz daha iyisiniz" demek değildir elbette bir taktiği tekniği vardı diyorlardı. abartıyorum evet diyordum. hak veriyordum o kadar da değildir diye.
o kadarmış...
* * * * * * * * * * * * * *
geçtiğimiz günlerde galatasaray'ın eski futbolcusu milan baros, galatasaray'ın eski teknik direktörü fatih terim için "fatih hoca'nın galatasaray başındayken hiç taktik üzerine konuştuğunu hatırlamıyorum. kendisi sürekli 'rakibi yıkmak'tan bahsederdi." cümlesini kullandı. hemen ertesi gün de pirlo'nun fatih terim hakkındaki açıklamaları gündemdeydi. şöyle demiş terim için:
"terim taktik panosunun önünde durur, eline bir tebeşir alır ve tahtaya 11 yuvarlak çizerdi. her yuvarlak bir oyuncuyu temsil ederdi." demiş (buraya kadar bir şey yok) ve eklemiş,
"tamamen kaos futbolu. sadece kaleci belliydi. bir noktayı gösterir ve tamam costacurta sen şuraya geçeceksin derdi." (kostakurta ahahahah)
tamamen kaos futbolu. fatih terim'in galatasaray başındayken de işler sarpa sardığında, kalecisi yardımcısı atıldığında dişlerini daha da gösterdiğini hatırlatmaya gerek yok. hakeme küfürler sallar, önüne geleni yıkıp geçerdi. (haklıydı veya haksızdı. buna girmeyeceğim. haksızlığa başkaldırış tarzına değinmek istiyorum.) bunun futbolculara "sizi ezmek istiyorlar. öyleyse siz onları ezin" şeklinde sirayet ettiğini görmemek için futboldan anlamıyor olmak gerek. halbuki birinin ona "hey hey, bir saniye. kimsenin seni aşağıladığı ezdiği yok. yaptıklarına bir bak hele." demesi gerekiyordu fakat onu yıllarca kimse durduramadı. şu anda milli takımda da aynı boku yiyor. yıllar öncesinden kalma savaş içgüdüsüyle maça hazırlandırılmaz. oyuncuları, çevresindekileri bu gerginlikten arındırması lazım. bu şekilde kazanırsan dünyanın en mutlusu olursun, kaybedersen senden kötüsü olmaz, yüzün düşer. fakat bu meselenin bir ara formu olması şart.
"çocuklar, hafta boyu çalıştık, taktikler teknikler vs. çıkın oynayın. kazanın ya da kaybedin. yaptığınız işin hakkını vererek, bundan keyif almaya bakın." denmesi lazım artık. öte yandan aşıladığı ekstra milliyetçilik ve fanatizm, işin bir diğer çağ dışı boyutu. bizim memlekette olaylar böyle işliyor zaten. adam zaten milleti için her şeyi yapmaya hazır halde. sen onu bir de onu rakibe karşı dolduruşa getiriyorsun. sonuçları ağır oluyor sonra tabi. isviçre maçını unutmadık. açıklamalar hep bu yönde: bazı arkadaşlarımızın milli formanın kıymetini daha da iyi anlaması lazım. falan filan.
ya sen taktiğini oyununu öne sür. gerisine karışma. gazla yürekle dalakla olmayacağını gördük artık, di mi?
ekleme: milan baros az önceki cümlelerin yanı sıra herkes terim'in müthiş bir antrenör olduğundan bahsediyordu. onu tanıdıktan sonra ondan çok daha iyi hocalar olduğunu görmüş oldum demişti. onun müthiş antrenör olduğunu söyleyenler kim biliyorsunuz değil mi? türk oyuncular. nasıl bağlamış kendine tüm oyuncuları. aslanlarım kaplanlarım siz bir numarasınız demiş paso. götü kalkmış türk oyuncularının hali ortada. zaten bilinçsiz bir kesimi elde tutmak çok kolaydır. haydi olum. siz onları yenersiniz. en büyük sizsiniz en şerefli sizsiniz deyin bakın bakalım rakip futbolcuyu maç sonunda dayağa tutuyor mu tutmuyor mu?
* * * * * * * * * * * * * *
eğitim bilimlerinde veya rehberlik alanyazınında şöyle iki temel anlayış vardı:
1)geleneksel,
2)gelişimsel.
neerde en kötü özellikler, o geleneksel anlayışa dahildi. nerede çağdaş, farklı, yaratıcı yaklaşımlar, orada da gelişimsel'in adı okunuyordu.
ben fatih terim'i hep geleneksele uygun gördüm. kaç yıl öncesinin futbol anlayışı... türk futbolu, 60 yaşındaki gelenekçi kafaya emanet. ve neredeyse ömürlük imza atılmış. ona imza attıran da beşiktaş'ı batırdıktan sonra türk futbolunu da alınan çağ dışı kararlarla karanlığa sürükleyen kişi. ha, türk futbolunun da fatih terim'den sonra alternatif yaratamamasının sonuçları da ayrı bir yazı konusu.
o kadarmış...
* * * * * * * * * * * * * *
geçtiğimiz günlerde galatasaray'ın eski futbolcusu milan baros, galatasaray'ın eski teknik direktörü fatih terim için "fatih hoca'nın galatasaray başındayken hiç taktik üzerine konuştuğunu hatırlamıyorum. kendisi sürekli 'rakibi yıkmak'tan bahsederdi." cümlesini kullandı. hemen ertesi gün de pirlo'nun fatih terim hakkındaki açıklamaları gündemdeydi. şöyle demiş terim için:
"terim taktik panosunun önünde durur, eline bir tebeşir alır ve tahtaya 11 yuvarlak çizerdi. her yuvarlak bir oyuncuyu temsil ederdi." demiş (buraya kadar bir şey yok) ve eklemiş,
"tamamen kaos futbolu. sadece kaleci belliydi. bir noktayı gösterir ve tamam costacurta sen şuraya geçeceksin derdi." (kostakurta ahahahah)
tamamen kaos futbolu. fatih terim'in galatasaray başındayken de işler sarpa sardığında, kalecisi yardımcısı atıldığında dişlerini daha da gösterdiğini hatırlatmaya gerek yok. hakeme küfürler sallar, önüne geleni yıkıp geçerdi. (haklıydı veya haksızdı. buna girmeyeceğim. haksızlığa başkaldırış tarzına değinmek istiyorum.) bunun futbolculara "sizi ezmek istiyorlar. öyleyse siz onları ezin" şeklinde sirayet ettiğini görmemek için futboldan anlamıyor olmak gerek. halbuki birinin ona "hey hey, bir saniye. kimsenin seni aşağıladığı ezdiği yok. yaptıklarına bir bak hele." demesi gerekiyordu fakat onu yıllarca kimse durduramadı. şu anda milli takımda da aynı boku yiyor. yıllar öncesinden kalma savaş içgüdüsüyle maça hazırlandırılmaz. oyuncuları, çevresindekileri bu gerginlikten arındırması lazım. bu şekilde kazanırsan dünyanın en mutlusu olursun, kaybedersen senden kötüsü olmaz, yüzün düşer. fakat bu meselenin bir ara formu olması şart.
"çocuklar, hafta boyu çalıştık, taktikler teknikler vs. çıkın oynayın. kazanın ya da kaybedin. yaptığınız işin hakkını vererek, bundan keyif almaya bakın." denmesi lazım artık. öte yandan aşıladığı ekstra milliyetçilik ve fanatizm, işin bir diğer çağ dışı boyutu. bizim memlekette olaylar böyle işliyor zaten. adam zaten milleti için her şeyi yapmaya hazır halde. sen onu bir de onu rakibe karşı dolduruşa getiriyorsun. sonuçları ağır oluyor sonra tabi. isviçre maçını unutmadık. açıklamalar hep bu yönde: bazı arkadaşlarımızın milli formanın kıymetini daha da iyi anlaması lazım. falan filan.
ya sen taktiğini oyununu öne sür. gerisine karışma. gazla yürekle dalakla olmayacağını gördük artık, di mi?
ekleme: milan baros az önceki cümlelerin yanı sıra herkes terim'in müthiş bir antrenör olduğundan bahsediyordu. onu tanıdıktan sonra ondan çok daha iyi hocalar olduğunu görmüş oldum demişti. onun müthiş antrenör olduğunu söyleyenler kim biliyorsunuz değil mi? türk oyuncular. nasıl bağlamış kendine tüm oyuncuları. aslanlarım kaplanlarım siz bir numarasınız demiş paso. götü kalkmış türk oyuncularının hali ortada. zaten bilinçsiz bir kesimi elde tutmak çok kolaydır. haydi olum. siz onları yenersiniz. en büyük sizsiniz en şerefli sizsiniz deyin bakın bakalım rakip futbolcuyu maç sonunda dayağa tutuyor mu tutmuyor mu?
* * * * * * * * * * * * * *
eğitim bilimlerinde veya rehberlik alanyazınında şöyle iki temel anlayış vardı:
1)geleneksel,
2)gelişimsel.
neerde en kötü özellikler, o geleneksel anlayışa dahildi. nerede çağdaş, farklı, yaratıcı yaklaşımlar, orada da gelişimsel'in adı okunuyordu.
ben fatih terim'i hep geleneksele uygun gördüm. kaç yıl öncesinin futbol anlayışı... türk futbolu, 60 yaşındaki gelenekçi kafaya emanet. ve neredeyse ömürlük imza atılmış. ona imza attıran da beşiktaş'ı batırdıktan sonra türk futbolunu da alınan çağ dışı kararlarla karanlığa sürükleyen kişi. ha, türk futbolunun da fatih terim'den sonra alternatif yaratamamasının sonuçları da ayrı bir yazı konusu.
8 Ekim 2014 Çarşamba
hiçlik üzerine
bazen birçok şeyi yapabilecek gücü kendinde bulabilirken bazen bulamıyorsun. eksik olduğunu fark ettiğinde ise hiçbir şey eskisi gibi olmuyor. eskisi gibi derken; birçok şeyi yapabilecek güçte olmuyorsun. ah muhsin ünlü de öyle diyordu: insan eksiktir, acizdir, muhtaçtır; fazla artistlik yapmamalıdır. fazla artistlik yapmak tam da bu hali betimliyor, birçok şeyi yapabilecek gücü kendinde bulmayı.
gerçekten de fazla artistlik yapmamak gerek çünkü fazlasıyla tek'sin. değiştirmeye gücün yetmiyor. bir tanesin işte lan. 70 milyonun içinde 0'a yakınsıyorsun, tatavan kime? ihmal ediyorsun olm. ihmal edilecek kadar sikine takmıyor insanlar seni.
yoksun onların gözünde. o yüzden "bazı şeylere fazla anlam yüklememek" lazım. fazla arabesk de yapmamak lazım.
böyle iyi. böyle iyi...
gerçekten de fazla artistlik yapmamak gerek çünkü fazlasıyla tek'sin. değiştirmeye gücün yetmiyor. bir tanesin işte lan. 70 milyonun içinde 0'a yakınsıyorsun, tatavan kime? ihmal ediyorsun olm. ihmal edilecek kadar sikine takmıyor insanlar seni.
yoksun onların gözünde. o yüzden "bazı şeylere fazla anlam yüklememek" lazım. fazla arabesk de yapmamak lazım.
böyle iyi. böyle iyi...
5 Eylül 2014 Cuma
film okuması: blow up
geçen sene bu sıralar tanıştım kendisiyle. uzun zamandır bu kadar tesir eden bir film izlememiştim. aklıma geldi birden ve hakkında bir şeyler yazmak istedim.
anlatmak istediğim için çokça spoiler'a başvurmam gerekecek. fakat sanırım bu da yetmeyecek. izlemeniz lazım.
başrolde kayıtsız bir fotoğrafçı. bohem hayat sürüyor.
bir gün öpüşen bir çifti fotoğrafa alır. çekildiğini gören kadın makineyi rica eder, fotoğrafçı reddeder.
sonra bundan şüphelenen adam fotoğrafı büyütür ve kadraja yansıyan çalılarda bir ölünün yattığını fark eder.
kazanım 1) fotoğrafçı görmedi, kamera gördü.
derhal fotoğrafını çektiği yere gider. yanında kamerası yoktur bu kez. ceseti görür, fotoğrafını çekemez. evine döner, çektiği fotoğraflar da ortada yoktur. polise gider, böyle bir cinayet kayıtlarda yoktur der polis.
kazanım 2) fotoğrafçı dahil kimse görmedi, kamera gördü.
film devam eder. antonioni'nin ustalığını konuşturduğu sahne filmin sonundadır.
blow up, end part:
iki pantomimci tenis oynamaktadır. fotoğrafçı keyifle izler. diğer pantomimci arkadaşlar da.
(itiraf etmeliyim ki bu hayali mücadeleyi izlemek benim için de keyifliydi.)
sonra pantomimcilerden biri topu, fotoğrafçının izlediği bölüme, saha dışına yollar ve topu geri atmasını ister. fotoğrafçı da topu (güya) düştüğü yerden! alır ve geri yollar,
ve izlemeye devam eder. artık top seslerini de duyabilmektedir.
fotoğrafçı, kazanım 1 ve kazanım 2'ye ters düşecek biçimde olmayan bir topu var saymak zorunda kalmıştır. bu da kazanım 3.
bilmem nereden esti de aklıma geldi bu film. belki günümüz türkiye'sinde bi karşılığı vardır bunun.
serdar akar'ın gemide'sinde,
bir memleket gibi olan gemide yaşanan iktidar mücadeleleri işlenmişti ve bu, dönemin devlet yöneticilerinin aralarındaki iliskilere benzetilmişti.
bugünün devletinde ise bazı şeyler tıpkı bu filmdeki gibi.. gördüğüne inanma, görmediğine inan der gibi...
18 Mayıs 2014 Pazar
yer yarıldı herkes hala kibar!
mor ve ötesi'nin kördüğüm şarkısında geçiyor bu söz. soma'da enerji bakanı taner yıldız'ı görünce aklıma geldi.
dünyada son 50 yılda görünmeyen bir felaket yaşanmış. bilanço: 300 küsür ölü.
bakın ölü sayısını ifade ederken küsür demek zorunda kalıyorum. durumun vahametini siz ölçün biçin.
hal böyleyken enerji bakanı olay yerine teşrif etmiş tabii. yaklaşık bir sene önce açılışını yapmıştı, şimdi hüzünlü bir sonla karşı karşıya. üzülmüştür muhakkak. kim üzülmedi ki. üzülmüştür de,
yabancı ülkede böyle bir olağandışı şeyle karşılaşıldığında (ki bu çok nadir oluyor, görüyorsunuz) işçiyle hemhâl olan siyasîleri görünce insan ister istemez kıyaslıyor.
üstte görüyoruz sayın taner yıldız'ı, kolunu dahi sıyırmamış... gayet kibar!
bu da şili devlet adamının kurtarılan işçinin yaşama sevincine ortak olması:
başkası "aynı gün üst üste iki gömlek giydi bakanımız, alkışlıyoruz!" diye dahil olduğu toplulukla vicdan mastürbasyonu yapadursun,
mesele gömlek değiştirmekte, hatta bahsini ettiğim acı paylaşma biçimlerinde de değil.
mesele, bu duruma sebep olan şeylerin ardını deşebilmekte, (bari) bundan sonra gerekli önlemleri alabilmekte ve sorumluların cezasını çekmesini yerine getirebilmekte.
ufak bir özür bile hiç fena olmazdı hani. her ne olduysa.
öbür türlü riyakarlığın sınırı yok, biliyorsunuz, dört yapayım derken beş'i kaçırırsınız. yani kendi halkını.
öte yandan yaşanılanlarla manidar olan şarkının sözlerini veriyorum video eşliğinde:
kim bilir
neler oldu
yer yarıldı
herkes hala kibar
parlak kutularda
toy mühendisler
bozuk ve sahte
hep havadisler
bu mudur bana reva gördüğün
kimseler bilmez
bu bir kördüğüm
ne ilk ne de son
beraber bekledik
yaptığımızdan ne kadar emindik
durdum durdum kendime güzel bir ağ ördüm
kimse bilmez kimse bilmez bu bir kördüğüm
neler oldu
yer yarıldı
herkes hala kibar
parlak kutularda
toy mühendisler
bozuk ve sahte
hep havadisler
bu mudur bana reva gördüğün
kimseler bilmez
bu bir kördüğüm
ne ilk ne de son
beraber bekledik
yaptığımızdan ne kadar emindik
durdum durdum kendime güzel bir ağ ördüm
kimse bilmez kimse bilmez bu bir kördüğüm
13 Mart 2014 Perşembe
benzerlikler
(nuri bilge
ceylan söyleşisinden bir alıntı)
babam ziraat
mühendisiydi, "ziraatçi" derlerdi ona. o günler sanki kimse bir
diğerinden fazla değildi, genel bir yoksulluk vardı. çoraplar yamanır,
ayakkabılar pençelenirdi. bir ayakkabı iyice parçalanmadan yenisinin alındığını
pek hatırlamam. elektrik kasabadaki gürültülü jeneratörden belirli zamanlarda
verilirdi. babam çok para gitmesin diye saç tıraşım için elle çalıştırılan bir
tıraş makinesi almıştı. erkek çocukların hepsi için kısacık "alabros"
denen basit bir saç modeli neredeyse standarttı. her taraf kısa ama sadece önde
biraz daha uzun bırakılan bir saç. kısa saçtan ön taraftaki uzunca saç
bırakılan bölüme geçişin biraz yumuşak olması gerekiyordu, berberler onu iyi
yapardı. esasen berberlerin maharetlerini gösterebilecekleri tek yer de zaten
bu geçişti. babam bu geçişi biraz sert yapıyor olmalı ki, bir gün mahallede
oynarken savcıyla hakim geldi yanıma. o detaydan anlamış olmalılar,
"oğlum, gel bakayım buraya, seni kim tıraş ediyor?" dediler.
"babam" dedim. babamın cimriliğini kanıtlamış olmanın sevinciyle
birbirlerine bakıp gülümseyerek, alaylı bir şekilde kafa salladılar. biraz da
konuştular galiba "demedim mi ben sana" falan gibi. sonra ben bunu
evde anlattım ve annemle babam arasında bu küçük olayın ciddi bir duygu
yarattığını görerek ürktüm. "vay eşşoleşşekler" falan diye küfür
ettiklerini hatırlıyorum...
bu hikayede beni heyecanlandıran tüm çıplaklığıyla insan doğasının bu tarz yönlerini ele alabilecek oluşumuzdu daha çok...
--------------------------------
babam ziraatçidir, bir türlü ziraat mühendisi olamasa da ziraatçi diye anılır... aile içi yoksulluk dönemi geçirdiğimizi bilmem; fakat tutumluluğa dair anımsadığım birkaç anekdot da yok değil. okulda giymek üzere alınan ayakkabının top oynama sonucunda heba olup derhal yenisinin alınması (iki çift ayakkabının vestiyerde aynı anda bulunduğu görülmemiştir), kullana kullana eskimiş lcw marka eşofman altının kendini birden yatakta bulması (hep diyorum: "pijama, alınmaz" diye), günlük alınan "milliyet" gazetesinin yanında bir de "fanatik" alınması ve hemen akabinde gerçekleşen kısa süreli bir kaos ortamı... çok var daha. yanlış bir tutum mu? değil. kesinlikle değil. ikimizinki de yanlış değil zira sebebini biliyorum...
bir yaz yine köyde sıcaktan uyku tutmamıştı, sıkıntıdan okumadığım gazete köşesi kalmamış, çocukluk işte kalktım ayağa volta atıyorum durduk yere, sonra canım sıkıldı aşağı indim, sesler geliyor oturma odası olarak kullanılan odadan (salon demeye dilim varmıyor köy mefhumuna aykırı). dedem de uyumamış olacak ki, elinde eskimekten (gün geçtikçe eskiyor) saman kağıdına dönmüş, bulunulan tarihten en az bi 5 sene öncesinin gazetesinin bir kısmını koparmaya çalışıyor. koparmaya çalıştığı kısım; iki yaprak diye tabir ettiğimiz gazete parçasının bir yaprağının bir makale taşıyacak büyüklükte olanı...
her gün gazete alıyorum sıkıntıdan. bir milliyet gazetesi, ekleriyle birlikte yüzü geçkin sayfa veriyor o zaman da. oradan koparsana be adam gönlünce? "yoook. kanepe altında zor günler için saklanılmış bir yaprak vardı, onu kullanayım ben" dercesine hareketler... neyse sözü uzattım geleceğim mesele o değil.
amcam var benim. matbaada çalışıyordu. bize her okul döneminde saman yapraklarından sayısız defterler gönderirdi sağ olsun... onları kullanırdık biz de ablamla. ben biraz utana sıkıla. (şimdi onlardan bulmak için can atıyorum orası ayrı)
okula "baba hocalar özel olarak harita metod istiyoo" diye yutturuyodum da, dershaneye o yemiyodu işte... istediğini kullan, kime ne? aslında her yerde istediğini, gücünün yettiğini kullan di mi? neyse, bir gün dershanede yine dersteyiz. bi biyoloji hocamız var, gıcık mı gıcık! o zamana kadar hiç dikkatini çekmeyen defterim, bu sefer hocanın gözüne gözüne batıyor, not tutmuyo muydum ne yapıyodum tam hatırlayamıyorum orasını fakat hoca yaklaştı ve dedi ki: bu ne biçim defter! git doğru dürüst bir şeyler al kendine... arkamdakiler ayağa kalkıyor kafasını uzatıyor deftere bakmak için... saçma bir ortam nereden baksan... devamında ben nasıl bir tutumda bulundum bilmiyorum ama içerlediğimi hatırlıyorum. ders bitti. eve gittim. annemle babama anlattım. babamın tepkisi: "vay eşşooğolleşşek! ben yarın gidip ona gününü göstermesini bilirim!"
bu hikayede beni heyecanlandıran tüm çıplaklığıyla insan doğasının bu tarz yönlerini ele alabilecek oluşumuzdu daha çok...
--------------------------------
babam ziraatçidir, bir türlü ziraat mühendisi olamasa da ziraatçi diye anılır... aile içi yoksulluk dönemi geçirdiğimizi bilmem; fakat tutumluluğa dair anımsadığım birkaç anekdot da yok değil. okulda giymek üzere alınan ayakkabının top oynama sonucunda heba olup derhal yenisinin alınması (iki çift ayakkabının vestiyerde aynı anda bulunduğu görülmemiştir), kullana kullana eskimiş lcw marka eşofman altının kendini birden yatakta bulması (hep diyorum: "pijama, alınmaz" diye), günlük alınan "milliyet" gazetesinin yanında bir de "fanatik" alınması ve hemen akabinde gerçekleşen kısa süreli bir kaos ortamı... çok var daha. yanlış bir tutum mu? değil. kesinlikle değil. ikimizinki de yanlış değil zira sebebini biliyorum...
bir yaz yine köyde sıcaktan uyku tutmamıştı, sıkıntıdan okumadığım gazete köşesi kalmamış, çocukluk işte kalktım ayağa volta atıyorum durduk yere, sonra canım sıkıldı aşağı indim, sesler geliyor oturma odası olarak kullanılan odadan (salon demeye dilim varmıyor köy mefhumuna aykırı). dedem de uyumamış olacak ki, elinde eskimekten (gün geçtikçe eskiyor) saman kağıdına dönmüş, bulunulan tarihten en az bi 5 sene öncesinin gazetesinin bir kısmını koparmaya çalışıyor. koparmaya çalıştığı kısım; iki yaprak diye tabir ettiğimiz gazete parçasının bir yaprağının bir makale taşıyacak büyüklükte olanı...
her gün gazete alıyorum sıkıntıdan. bir milliyet gazetesi, ekleriyle birlikte yüzü geçkin sayfa veriyor o zaman da. oradan koparsana be adam gönlünce? "yoook. kanepe altında zor günler için saklanılmış bir yaprak vardı, onu kullanayım ben" dercesine hareketler... neyse sözü uzattım geleceğim mesele o değil.
amcam var benim. matbaada çalışıyordu. bize her okul döneminde saman yapraklarından sayısız defterler gönderirdi sağ olsun... onları kullanırdık biz de ablamla. ben biraz utana sıkıla. (şimdi onlardan bulmak için can atıyorum orası ayrı)
okula "baba hocalar özel olarak harita metod istiyoo" diye yutturuyodum da, dershaneye o yemiyodu işte... istediğini kullan, kime ne? aslında her yerde istediğini, gücünün yettiğini kullan di mi? neyse, bir gün dershanede yine dersteyiz. bi biyoloji hocamız var, gıcık mı gıcık! o zamana kadar hiç dikkatini çekmeyen defterim, bu sefer hocanın gözüne gözüne batıyor, not tutmuyo muydum ne yapıyodum tam hatırlayamıyorum orasını fakat hoca yaklaştı ve dedi ki: bu ne biçim defter! git doğru dürüst bir şeyler al kendine... arkamdakiler ayağa kalkıyor kafasını uzatıyor deftere bakmak için... saçma bir ortam nereden baksan... devamında ben nasıl bir tutumda bulundum bilmiyorum ama içerlediğimi hatırlıyorum. ders bitti. eve gittim. annemle babama anlattım. babamın tepkisi: "vay eşşooğolleşşek! ben yarın gidip ona gününü göstermesini bilirim!"
gitti.. ve
gününü gösterdi...
haziran 5, '13
haziran 5, '13
16 Ocak 2014 Perşembe
peri gazozu
anneme dedim kahvaltıdayken, "hadi şu kitabı getir de iki gözlerimiz nemlensin."
"a aah" dedi "olur mu öyle şey. canı isteyince gözden yaş gelmesi olur muymuş" aldı kitabı, bıraktığı yerden sesli okumaya başladı.
aradan beş dakka geçmedi ki
baktım, gözlerindeki yaşı silmeye çalışıyor bir yandan. dedi "eh be adam perişan ettin bizi..."
aynı kuşaktanlar. farklı kuşaktan olan benim bile gözlerimi nemli hale getirebiliyorsa onu nasıl etkilemesin... radikal'de yazdıklarını kitap haline getirmiş. her ne kadar ezbere bilsem de yazılarını, kitaplaştırılmış halini edinmeden duramadım. sayfada ayrı güzel oluyor.
çok yaşantı var ercan abi'de. kelimenin tam anlamıyla ayaklı text. meslek hayatı ona çok katmış.
öyle bir adam ki; senaryoları gerçek.
9 Ocak 2014 Perşembe
kalem deyip geçmemeli
bazı espriler vardır, yalnızca belli bir yaş aralığındakiler yapabilir bu esprileri. o aralığın dışındakiler yapsa hemencecik garipsenir, ortamda soğuk havalar eser. işte ben de geçenlerde böyle bir hâlle karşılaştım.
kırtasiyedeydim. çektirmem gereken notları verdim fotokopiye, dükkanda geziniyorum. kalemlerin olduğu yerdeyim. kalemler 3 buçuk, 4, 5, 6, 7 buçuk, 10 lira diye belli bir seriye dahil olmadan gidiyor. sonra birden bir şey oldu, o kendi çapında fiyatlarla ilerleyen kalemlerden 45 liralık kaleme gözüm ilişti. aslında gözüm fiyatına ilişti. yoksa kalem, hiçbir şekilde 45 lira bayılacak bir kalem değildi.
hem... 45 lira bayılacak kalem ne gibi özelliklere sahip olabilirdi ki?
ben de yine tam bu minvalde düşünürken şaşkınlığımı dile getiriverdim.
-abi? bu, 4 buçuk lira di mi? kalemler? 4 buçuk lira? di mi?
+yok koçum. orada yazdığı gibi, 45 lira.
-(çokmuş anlamında bir yüz ifadesi) abi napıyo bu kalemler, aynı zamanda senin yerine mi düşünüyor? (gülüyorum bu sırada)
(iç seslerimiz) -senin yerine mi düşünüyor? rezil herif. komik mi lan şimdi bu?
gülmeseydim bu kadar soğuk hava esmezdi, biliyorum. hep bu kötü esprinin ardından güldüm diye adam imâlı imâlı bakışlar attı. haklı da tabi. espri yapacaksam da 20'li yaşların gerektirdiği tarzdan espri yapmalıydım. bu düpedüz 40-45 yaş aralığında bir adamın yapabileceği espriydi!
uzun uzadıya anlattığım, esasında ufak bir es'in gerçekleştiği bu gergin saniyelerin ardından adam kalemin mimar kalemi olduğuna açıklık getirdi. bozulsa da garantisi varmış gıkını çıkartmadan değiştiriyorlarmış yetkilileri, bunları söyledi. değiştirecek tabi lan. 45 lira. boru mu?
kırtasiyedeydim. çektirmem gereken notları verdim fotokopiye, dükkanda geziniyorum. kalemlerin olduğu yerdeyim. kalemler 3 buçuk, 4, 5, 6, 7 buçuk, 10 lira diye belli bir seriye dahil olmadan gidiyor. sonra birden bir şey oldu, o kendi çapında fiyatlarla ilerleyen kalemlerden 45 liralık kaleme gözüm ilişti. aslında gözüm fiyatına ilişti. yoksa kalem, hiçbir şekilde 45 lira bayılacak bir kalem değildi.
hem... 45 lira bayılacak kalem ne gibi özelliklere sahip olabilirdi ki?
ben de yine tam bu minvalde düşünürken şaşkınlığımı dile getiriverdim.
-abi? bu, 4 buçuk lira di mi? kalemler? 4 buçuk lira? di mi?
+yok koçum. orada yazdığı gibi, 45 lira.
-(çokmuş anlamında bir yüz ifadesi) abi napıyo bu kalemler, aynı zamanda senin yerine mi düşünüyor? (gülüyorum bu sırada)
(iç seslerimiz) -senin yerine mi düşünüyor? rezil herif. komik mi lan şimdi bu?
gülmeseydim bu kadar soğuk hava esmezdi, biliyorum. hep bu kötü esprinin ardından güldüm diye adam imâlı imâlı bakışlar attı. haklı da tabi. espri yapacaksam da 20'li yaşların gerektirdiği tarzdan espri yapmalıydım. bu düpedüz 40-45 yaş aralığında bir adamın yapabileceği espriydi!
uzun uzadıya anlattığım, esasında ufak bir es'in gerçekleştiği bu gergin saniyelerin ardından adam kalemin mimar kalemi olduğuna açıklık getirdi. bozulsa da garantisi varmış gıkını çıkartmadan değiştiriyorlarmış yetkilileri, bunları söyledi. değiştirecek tabi lan. 45 lira. boru mu?
alfred adler
İnsanın doğuştan aşağılık bir varlık olduğunu savunup, hayat gailesinin üstün olma çabasından ibaret olduğunu söyler. Kendi çalışma alanını bireysel psikoloji olarak seçmesinde de bunun etkisi var sanırım.
Çocukluğunu hastalıklar içerisinde geçirmiş birisi Adler.
Kendinden yaşça büyük kardeşi sokaklarda dilediği gibi sosyalleşip, dilediği
gibi oyunlar oynarken o; bir türlü kendini hastalıktan kurtaramamıştır...
Hal böyleyken annesinin ona özel ilgisi şarttı. Annesinin ilgisiyle geçen
hastalık sürecinden sonra annenin dünyaya bir çocuk daha getirmesiyle,
üzerindeki ilginin doğrudan kardeşine geçmesi bir oldu.. ki Adler bunu
daha sonra şu sözleriyle açıklayacaktı: Kendimi tahtından indirilmiş bir kral
gibi hissettim.
Dersleri hastalığının da etkisiyle kötüydü. Akademik anlamdaki başarısızlığı,
babasının okuldan alma düşüncesi tam da o bahsettiği aşağılık duygusuyla
doğrudan ilintiliydi.
Ve kendini ispatlamaya ihtiyaç duydu. Kaldığı derslerden geçti. "En
başarılı" oldu.
Bu yaptıkları hep "kendini ispatlama süreci"ne dairdi.
En önemli tespitlerinden birini sundu: Kişi, sürekli olarak kendini ispat etme
çabasındadır.
Kendini ispat etti. Hem de fazlasıyla.
Dünyanın en ünlü, en önemli psikiyatristlerinden biri oldu ortaya koymuş olduğu
teorileriyle, ekolleriyle...
Sözün özü; hiçbir bilim adamı, üzerinde çalıştığı şeyleri
yaşamındaki gelişmelerden bağımsız bir şekilde yorumlayamaz. Alfred Adler'in de
kısa yaşam hikayesine baktığımızda, öne sürdüklerinin aslında birbirinden çok
da farklı olmadığı kanısına varıyoruz.
Hal böyleyken annesinin ona özel ilgisi şarttı. Annesinin ilgisiyle geçen hastalık sürecinden sonra annenin dünyaya bir çocuk daha getirmesiyle, üzerindeki ilginin doğrudan kardeşine geçmesi bir oldu.. ki Adler bunu daha sonra şu sözleriyle açıklayacaktı: Kendimi tahtından indirilmiş bir kral gibi hissettim.
Dersleri hastalığının da etkisiyle kötüydü. Akademik anlamdaki başarısızlığı, babasının okuldan alma düşüncesi tam da o bahsettiği aşağılık duygusuyla doğrudan ilintiliydi.
Ve kendini ispatlamaya ihtiyaç duydu. Kaldığı derslerden geçti. "En başarılı" oldu.
Bu yaptıkları hep "kendini ispatlama süreci"ne dairdi.
En önemli tespitlerinden birini sundu: Kişi, sürekli olarak kendini ispat etme çabasındadır.
Kendini ispat etti. Hem de fazlasıyla.
Dünyanın en ünlü, en önemli psikiyatristlerinden biri oldu ortaya koymuş olduğu teorileriyle, ekolleriyle...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)







