bizim milletin hastalığıdır bu,
herkesin şikayetçi olduğu adamı başımızın tacı ederiz. ben buna "ne seninle ne sensiz siyasetçiliği" diyorum.
bazı siyasîler var. önüne gelene sorsan kendisinden yaka silkiyordur. "geçmişte hata yaptım ama artık ona oy moy vermem" der. önümüzdeki seçimler gelir. adam yine birinci seçilir.
hatta meşhurdur: "sen vermiyon ben vermiyom kim veriyo aq bu kadar oyu" sendromu? hatırladın?
işte bazı adamların oy kitlesinin yüzde elliden fazlasını bu tarz adamlar oluşturunca böyle oluyor. iddia ediyorum, yalnızca göz önündeliğiyle, yani popülerliğiyle dönemler boyu başta kalan siyasetçilerin sayısı hiç az değil. hatta yine iddia ediyorum, kimse tam anlamıyla benimseyerek oy'unu kullanmıyor... bence yarısından fazla bir oranda yine bu.
bir de gözüyle gördüğüne inanan bir seçmen kitlesi var ki onlarınki daha ilginç çünkü iş inanç kısmına gelince adam gözü olsun kulağı olsun hiçbir uzvunun yardımı olmadan bir şeye inanıyor. yalnızca kalbiyle. allah'a inanıyor. neyse ona şimdi girmeyecem.
benim sorunum misal, melih gökçek'ten şikayetçi olup ona oy veren kesimle. beni çok ilgilendiren bir şey değil ama bir zamanlar bu meşhurdu. adamdan herkes şikayetçi kaç kez üst üste büyükşehir belediye başkanı oldu.
hadi beni ilgilendiren tarafından konuşayım. edirne'nin yıllardır "bir" belediye başkanı var, hamdi sedefçi
adında. yahu adam sadece yola kaldırıma çiçek yaparak yıllardır o koltukta oturuyor. hayır ismi de çıktı "çiçek hamdi" diye. oğlu mu çiçekçiymiş neymiş ondan bu kadar düşkünmüş böyle şeylere bilmem ama; hakkında çok ciddi iddialar, olumsuz eleştiriler duydum bu konuyla hiç ilgili olmama rağmen... en son aday olmayacam demiş sonra tekrar aday olmuş falan.
yahu, tamam chp'den aday diye akp'ye gitmesin oylar diye bu adama veriyorsunuz da chp'den hiç mi başka aday çıkmadı o kadar senede.***
bu nasıl bir sindirilmişliktir arkadaş ben anlamadım diktatörlüğe mi gidiyor nedir. diktatör dedik de,
diktatör? aklınıza gelen ilk isme ne kadar da benziyor bu adam böyle? hiç fark ettiniz mi?
konuşması, hitabeti, kabadayılığı...
neyse onda da değilim, istediği gibi olsun mizacı da karakteri de,
şu kalıplaşmış siyasetçi modelinden kurtulalım yeni kuşak siyasîlere şans tanıyalım, nolursunuz...
***küçük bir anekdot: bilmeyenler için söylüyorum bizim edirne, babadan chp'lidir. işte geçtiğimiz akşam köyün birinde çiftçinin teki köy halkını iftara çağırmıştı. babam da ziraatçi, ailecek davet edildik. gittik her şey ananesine göre gerçekleşti iftarda. hocasından tutun da müezzinine kadar yemek öncesi yemek sonrası dualar... yemek bitti. hoca önde, herkes akşam namazı için camiiye doğru hareket ediyor, arkada köy eşrafından biri "allah bizi altı oktan ayırmasın! o çok önemli çok" demez mi...asgjasbkgasbhkjnga kimi gülüyor kimi "amin" diyor. böyle bir halktır işte edirne halkı.
o anki davranışı düşüncesi tartışılır elbet, fakat esas düşüncelerine gelirsek;
inancını da yaşar kendince... cumhuriyetini de muhafaza eder... ve hatta,
bunlardan birini tehlikede görmeyegörsün... o an orada bulunmak istemezsiniz...
31 Temmuz 2013 Çarşamba
26 Temmuz 2013 Cuma
saygı duymak zorundasın!
hele ramazan aylarında daha çok peyda oluyor bu. saygılı olma zorunluluğu.
birileri çıkıyor belli zamanlarda, hemen hemen birçok şeyde saygılı olmanın şart olduğunu belirtiyor.
iyi de,
saygı duymak n'ola ki? olası her karşı eleştiride saygı duyma beklentisi gibi bir şeyse ben buna karşıyım. zira onlar kendilerinin söyledikleri sözü özümseyip benimseyip ve tası tarağı toplayıp bu tartışmadan apar topar uzaklaşmamız gerektiği fikrindeler sanırım.
saygı böyle bir şey değil ki... saygı, belli bir kesimin zoruyla olacak bir şey değil.
tartışma anında, belli bir fikre saygı duymak gerektiği fikrini benimsiyorsan eğer, zaten aslında yeterince saygı duymamışsın demektir.
(düşünce balonu) -hmm... bu dedikleri/yaptıkları cidden hoşuma gitmedi ama susarak saygılı olduğumu herkese göstermeliyim.
gibi bir şey bu? saygı, karşındakinin fikirlerinden nefret etsen de dişlerini sıkıp oracıkta bir söz söylememekten ibaretse ve devamında "bu da senin düşüncen tabi. eheh." diye devamını getirmekse (iç ses: sikerler öyle işi arkadaş!), böyle bir şeyi ben istemem açıkçası. bu, dört dörtlük bir iki yüzlülük örneği bana kalırsa. başbakan erdoğan gibi konuştum ironiye gel!
ha bir de saygının şekli boyutu var tabi o çok komik. daha çok gelenekçi ailelerde görülüyor bu.
adam babasının yanında bacak bacak üstüne atmıyor işte efendime söyleyeyim ayaklarını uzatmıyor hep beraber tv izlerken, sigara falan içmiyor onun yanında. ama, gelgelelim babasının yanında olmadığı her zaman diliminde onun yıllarca kazandırmaya çalıştığı davranışlardan uzak, sersefil bir yaşam sürüyor. onu okutmak için harcadığı paraları yiyor, çarçur ediyor ve kelimenin tam anlamıyla babasına layık bir evlat olamıyor?? onun yanında ayaklarını uzatmadığı için, karşısında her daim el pençe durduğu için.. saygılı bir evlat oluyor.
bu mudur yani saygının sınırları?
ülkemiz içerisinde sanırım bu.
neyse. dağılabilirim.
birileri çıkıyor belli zamanlarda, hemen hemen birçok şeyde saygılı olmanın şart olduğunu belirtiyor.
iyi de,
saygı duymak n'ola ki? olası her karşı eleştiride saygı duyma beklentisi gibi bir şeyse ben buna karşıyım. zira onlar kendilerinin söyledikleri sözü özümseyip benimseyip ve tası tarağı toplayıp bu tartışmadan apar topar uzaklaşmamız gerektiği fikrindeler sanırım.
saygı böyle bir şey değil ki... saygı, belli bir kesimin zoruyla olacak bir şey değil.
tartışma anında, belli bir fikre saygı duymak gerektiği fikrini benimsiyorsan eğer, zaten aslında yeterince saygı duymamışsın demektir.
(düşünce balonu) -hmm... bu dedikleri/yaptıkları cidden hoşuma gitmedi ama susarak saygılı olduğumu herkese göstermeliyim.
gibi bir şey bu? saygı, karşındakinin fikirlerinden nefret etsen de dişlerini sıkıp oracıkta bir söz söylememekten ibaretse ve devamında "bu da senin düşüncen tabi. eheh." diye devamını getirmekse (iç ses: sikerler öyle işi arkadaş!), böyle bir şeyi ben istemem açıkçası. bu, dört dörtlük bir iki yüzlülük örneği bana kalırsa. başbakan erdoğan gibi konuştum ironiye gel!
ha bir de saygının şekli boyutu var tabi o çok komik. daha çok gelenekçi ailelerde görülüyor bu.
adam babasının yanında bacak bacak üstüne atmıyor işte efendime söyleyeyim ayaklarını uzatmıyor hep beraber tv izlerken, sigara falan içmiyor onun yanında. ama, gelgelelim babasının yanında olmadığı her zaman diliminde onun yıllarca kazandırmaya çalıştığı davranışlardan uzak, sersefil bir yaşam sürüyor. onu okutmak için harcadığı paraları yiyor, çarçur ediyor ve kelimenin tam anlamıyla babasına layık bir evlat olamıyor?? onun yanında ayaklarını uzatmadığı için, karşısında her daim el pençe durduğu için.. saygılı bir evlat oluyor.
bu mudur yani saygının sınırları?
ülkemiz içerisinde sanırım bu.
neyse. dağılabilirim.
10 Temmuz 2013 Çarşamba
akşam ezanı esintisiyle...
hep deniyor ya,
"yeni bir nesil geliyor. o nesil,
ellerinden cep telefonlarını, psp'leri düşürmüyor" diye. benim de bununla ilgili bir tespitim var; iyi dinleyin.
çocukluğumun -bilincim yerindeyken, izinli izinsiz tek başıma dışarı çıkabilir haldeyken- büyük bir kısmını geçirdiğim yere gittim bugün...
on küsür sene önceleri, evimizin balkonundan mütemadiyen seyreylediğim ağacın meyvelerinden anlıyorduk baharın gelişini... erik baş gösterdiği vakit, bir hafta içinde yerle yeksan olurdu o ağacın dalları. tepede bir dal erik kalmazdı, kızarmasına gerek kalmadan...
bugün gittim mahallenin arka tarafına,
içimde bu vakte erik mi kalmıştır düşüncesi...
yol üzerine sarkan bir ağaçtı zaten. elini uzatsan koparacağın bir sürü erik! bu zamana kadar bir tanesine bile dokunmamışçasına, kıpkırmızı, yumuşacık...
biz ki, yalnızca bir apartman bir haftada bitirirdik o erikleri... bizim eriklere sulanan, polis lojmanlarından gelen veletlere göz açtırmadan, tehlike belirdiğinde hep bir ağızdan: "eriklere dalan vaaaaaaar!" çığlıklarıyla inleterek, cansiparane bir tutum içerisinde korurduk, kollardık biz onları. çünkü bilirdik ki, onlar da kendi kaynaklarını tüketip bizimkilere dadanma peşindeydiler... olmasaydı onu da paylaşırdık.
okul bittiği gibi çantayı yere fırlatıp ağacın tepesine çıkardım... cebimde sabahtan yanıma aldığım bir poşet... ona doldururdum henüz olmamış erikleri. sonra doğru eve! güzelce bir kaseye onları yerleştirip, yıkayıp, tuzlayıp... kendim bir şeyler yapmış olmanın mutluluğuyla...
sanırsın para kazanmış, eli ekmek tutmuş,
evine poşetle geliyor...
mutluyduk ama, şimdi ne kadar komik görünüyor bilmem...
esasında çok sevmem böyle şeyleri. pek bir yavşakça gelir, bir dönem yapılmış şeylere duyulan özlemle şu anda olana duyulan hınç falan. sonuçta, benim yaşadığım dönemde olanlara gülünç veyahut acıklı yaklaşan o zamanlar da vardı... şu anda sözkonusu neslin on sene sonraki nesle hışmı da vuku bulacak belki de. bu hep olacak. yaşam sürdüğü müddetçe.
fakat maalesef bu korkunç bir realite. şimdi, 80'lerde çocuk olan kesimin heyecanla anlattığı şeyleri daha iyi anlayabiliyorum. çünkü bende de bu tarz duygular var. fazlasıyla.
"yeni bir nesil geliyor. o nesil,
ellerinden cep telefonlarını, psp'leri düşürmüyor" diye. benim de bununla ilgili bir tespitim var; iyi dinleyin.
çocukluğumun -bilincim yerindeyken, izinli izinsiz tek başıma dışarı çıkabilir haldeyken- büyük bir kısmını geçirdiğim yere gittim bugün...
on küsür sene önceleri, evimizin balkonundan mütemadiyen seyreylediğim ağacın meyvelerinden anlıyorduk baharın gelişini... erik baş gösterdiği vakit, bir hafta içinde yerle yeksan olurdu o ağacın dalları. tepede bir dal erik kalmazdı, kızarmasına gerek kalmadan...
bugün gittim mahallenin arka tarafına,
içimde bu vakte erik mi kalmıştır düşüncesi...
yol üzerine sarkan bir ağaçtı zaten. elini uzatsan koparacağın bir sürü erik! bu zamana kadar bir tanesine bile dokunmamışçasına, kıpkırmızı, yumuşacık...
biz ki, yalnızca bir apartman bir haftada bitirirdik o erikleri... bizim eriklere sulanan, polis lojmanlarından gelen veletlere göz açtırmadan, tehlike belirdiğinde hep bir ağızdan: "eriklere dalan vaaaaaaar!" çığlıklarıyla inleterek, cansiparane bir tutum içerisinde korurduk, kollardık biz onları. çünkü bilirdik ki, onlar da kendi kaynaklarını tüketip bizimkilere dadanma peşindeydiler... olmasaydı onu da paylaşırdık.
okul bittiği gibi çantayı yere fırlatıp ağacın tepesine çıkardım... cebimde sabahtan yanıma aldığım bir poşet... ona doldururdum henüz olmamış erikleri. sonra doğru eve! güzelce bir kaseye onları yerleştirip, yıkayıp, tuzlayıp... kendim bir şeyler yapmış olmanın mutluluğuyla...
sanırsın para kazanmış, eli ekmek tutmuş,
evine poşetle geliyor...
mutluyduk ama, şimdi ne kadar komik görünüyor bilmem...
esasında çok sevmem böyle şeyleri. pek bir yavşakça gelir, bir dönem yapılmış şeylere duyulan özlemle şu anda olana duyulan hınç falan. sonuçta, benim yaşadığım dönemde olanlara gülünç veyahut acıklı yaklaşan o zamanlar da vardı... şu anda sözkonusu neslin on sene sonraki nesle hışmı da vuku bulacak belki de. bu hep olacak. yaşam sürdüğü müddetçe.
fakat maalesef bu korkunç bir realite. şimdi, 80'lerde çocuk olan kesimin heyecanla anlattığı şeyleri daha iyi anlayabiliyorum. çünkü bende de bu tarz duygular var. fazlasıyla.
28 Haziran 2013 Cuma
güle güle viking...
galatasaray'daki diriliş destanının kahramanıydı. henüz terim'le sözleşme imzalanmadan transferi duyurulmuştu. hatırlıyorum da; pek sevinmiştim.
tam bir premier league golcüsü. kora kor, dişe diş...pres yapan, kafa topuna hakim, sağ ayak-sol ayak... her türlü! komple bir oyuncuydu ki galatasaray'da oynadığı dönemde de bu yönlerini gösterdi fazlasıyla. kewell'ın yerini kolayca doldurdu taraftarın gözünde, onları mest etti. golü attıktan sonra asisti yapana koşardı, kanının-terinin son damlasına kadar savaşırdı, takım arkadaşlarına ve rakip takıma karşı tutunduğu ahlaklı tavrıyla taraflı tarafsız herkesin sempatisini kazanırdı...
çok güzel adamdı be, çok...
şimdi gönderilmesi gündemde. çok büyük ihtimalle önümüzdeki sezonun planlamasında yok. kadromuzdaki sınırlılıktan dolayı forvet tercihimiz türk'ten yana olacak, böyle olmak zorunda. bu sebepten gönderilecek. yoksa sanmıyorum ki ben, bir teknik direktör böylesine bir adamı keyfi göndersin. ah bu yabancı sınırının gözü kör olsun!
neyse, darılmaca yok. kural böyle.
ve biliyoruz ki o da farkında bu durumun. gönül koyacak bir şey yok. güzel bir uğurlamayla yollarız ve geriye kalır hatıralar... her şeyi için teşekkürler.
tam bir premier league golcüsü. kora kor, dişe diş...pres yapan, kafa topuna hakim, sağ ayak-sol ayak... her türlü! komple bir oyuncuydu ki galatasaray'da oynadığı dönemde de bu yönlerini gösterdi fazlasıyla. kewell'ın yerini kolayca doldurdu taraftarın gözünde, onları mest etti. golü attıktan sonra asisti yapana koşardı, kanının-terinin son damlasına kadar savaşırdı, takım arkadaşlarına ve rakip takıma karşı tutunduğu ahlaklı tavrıyla taraflı tarafsız herkesin sempatisini kazanırdı...
çok güzel adamdı be, çok...
şimdi gönderilmesi gündemde. çok büyük ihtimalle önümüzdeki sezonun planlamasında yok. kadromuzdaki sınırlılıktan dolayı forvet tercihimiz türk'ten yana olacak, böyle olmak zorunda. bu sebepten gönderilecek. yoksa sanmıyorum ki ben, bir teknik direktör böylesine bir adamı keyfi göndersin. ah bu yabancı sınırının gözü kör olsun!
neyse, darılmaca yok. kural böyle.
ve biliyoruz ki o da farkında bu durumun. gönül koyacak bir şey yok. güzel bir uğurlamayla yollarız ve geriye kalır hatıralar... her şeyi için teşekkürler.
15 Haziran 2013 Cumartesi
bir istikrar abidesi: ergin ataman
türk basketbolunda en fark yaratan koç kim diye sorsan ergin ataman cevabını verebilirim direkt. gittiği kulübe beraber çalışmayı sevdiği arkadaşlarını getirerek "emsali görülmemiş bir galibiyetin mümessili" oluyor hemencecik.
geçen sene beşiktaş'ı, 30 senedir şampiyonluk yüzü görmemiş beşiktaş'ı dipten çıkarıp üç kupanın sahibi yaptı. bu sene ise galatasaray'ı 23 senenin ardından türkiye basketbol ligi şampiyonluğuna ulaştırdı...
istisnasız her sezon, başında olduğu takımı ufak bir tökezleme dönemi geçirir. kendisi ise, eleştirilere kulağını tıkayarak devam eder. geçen sene de beşiktaş başında eurochallenge yolunda ufak darbeler alırken, taraftarlarından "twitter'ı çok kullanıyorsun biraz takımınla ilgilen!" mesajları gelmeye başlamıştı o derece. o yine bildiğini okudu, takımını üç kupanın sahibi yaptı.
bu sene galatasaray'ın başındayken olanlar da pek farklı değil esasında. takımı sezona müthiş bir şekilde başlayacak derken, geçen sene euroleague en iyi ilk beşinde yer alan henry domercant sakatlandı. uzun sürecekti sakatlığı, sezonu kapatacaktı. olsun dedi, devam!
yine geçtiğimiz sene, özellikle cska moskova maçlarındaki oyunuyla adını avrupa basketboluna duyuran önemli savunma silahlarından göksenin köksal da sakatlandı, takım tıkır tıkır işliyor bu sırada ha, sezona müthiş de bir başlangıç yapmış, oyuncusu sakatlanıyor, devam diyor.
ve takımın en önemli oyuncusu winner oyuncu david hawkins, geçen sene çok iyi işler başardılar birlikte, bir nevi ona ihanet ediyor, dopingli olduğu açığa çıkıyor ve kendisini yarı yolda bırakmak zorunda kalıyor. hemen bir sistem oyuncusu transfer ediliyor. manuchar markoishvili, nam-ı diğer marko paşa!
sistem tıkır tıkır işlemeye devam ediyor ve bugün, tarihler 15 haziran 2013'ü gösterirken galatasaray erkek basketbol takımı 2013 yılında sezonu tek mağlubiyetle kapatıyor (final eşleşmesinde banvit'e karşı).
bu bir istikrardır. taraflı tarafsız herkesin alkışlaması gerekir.
taraflı tarafsız diyorum, çünkü pek sevilmez kendisi rakip taraftarlarca. çünkü başarılı adam sevilmez. güzel adamın çok düşmanı vardır ve kıskanılır.
.
ergin hoca'nın koyduk mu molası vardır çok meşhur. maçın bitimine bir iki dakika kala farkla öndeyken mola alır ve rakibi çıldırtır! tabii kendisinin makul bir açıklaması vardır ben play off'ları düşündüğümden alıyorum o molaları der. eyvallah deriz geçeriz.
fakat şöyle bir durum var, kendisi bunu efes'in başındayken de yapsa beşiktaş'ın başındayken de yapsa pek kızamazdım kendisine. kibir, başarıdan gelir. diyor ki: hodri meydan! daha iyisini yapabilirseniz çıkın siz yapın bunu...
ben de amatör basketbol yaşantımı göz önünde bulunduruyorum şimdi.
bu tarz şeyler bana büyük haz verirdi. rakibi sinirlendirmek...
pek centilmence durmuyor evet ama orada çok büyük bir psikolojik savaş var ve ben o hissi anlayabiliyorum.
fakat yine şöyle bir durum da var; ben amatör ruhumla yapıyorum bunu, o profesyonel haliyle... sanırım irdelenmesi gereken nokta asıl burası...
geçen sene beşiktaş'ı, 30 senedir şampiyonluk yüzü görmemiş beşiktaş'ı dipten çıkarıp üç kupanın sahibi yaptı. bu sene ise galatasaray'ı 23 senenin ardından türkiye basketbol ligi şampiyonluğuna ulaştırdı...
istisnasız her sezon, başında olduğu takımı ufak bir tökezleme dönemi geçirir. kendisi ise, eleştirilere kulağını tıkayarak devam eder. geçen sene de beşiktaş başında eurochallenge yolunda ufak darbeler alırken, taraftarlarından "twitter'ı çok kullanıyorsun biraz takımınla ilgilen!" mesajları gelmeye başlamıştı o derece. o yine bildiğini okudu, takımını üç kupanın sahibi yaptı.
bu sene galatasaray'ın başındayken olanlar da pek farklı değil esasında. takımı sezona müthiş bir şekilde başlayacak derken, geçen sene euroleague en iyi ilk beşinde yer alan henry domercant sakatlandı. uzun sürecekti sakatlığı, sezonu kapatacaktı. olsun dedi, devam!
yine geçtiğimiz sene, özellikle cska moskova maçlarındaki oyunuyla adını avrupa basketboluna duyuran önemli savunma silahlarından göksenin köksal da sakatlandı, takım tıkır tıkır işliyor bu sırada ha, sezona müthiş de bir başlangıç yapmış, oyuncusu sakatlanıyor, devam diyor.
ve takımın en önemli oyuncusu winner oyuncu david hawkins, geçen sene çok iyi işler başardılar birlikte, bir nevi ona ihanet ediyor, dopingli olduğu açığa çıkıyor ve kendisini yarı yolda bırakmak zorunda kalıyor. hemen bir sistem oyuncusu transfer ediliyor. manuchar markoishvili, nam-ı diğer marko paşa!
sistem tıkır tıkır işlemeye devam ediyor ve bugün, tarihler 15 haziran 2013'ü gösterirken galatasaray erkek basketbol takımı 2013 yılında sezonu tek mağlubiyetle kapatıyor (final eşleşmesinde banvit'e karşı).
bu bir istikrardır. taraflı tarafsız herkesin alkışlaması gerekir.
taraflı tarafsız diyorum, çünkü pek sevilmez kendisi rakip taraftarlarca. çünkü başarılı adam sevilmez. güzel adamın çok düşmanı vardır ve kıskanılır.
.
ergin hoca'nın koyduk mu molası vardır çok meşhur. maçın bitimine bir iki dakika kala farkla öndeyken mola alır ve rakibi çıldırtır! tabii kendisinin makul bir açıklaması vardır ben play off'ları düşündüğümden alıyorum o molaları der. eyvallah deriz geçeriz.
fakat şöyle bir durum var, kendisi bunu efes'in başındayken de yapsa beşiktaş'ın başındayken de yapsa pek kızamazdım kendisine. kibir, başarıdan gelir. diyor ki: hodri meydan! daha iyisini yapabilirseniz çıkın siz yapın bunu...
ben de amatör basketbol yaşantımı göz önünde bulunduruyorum şimdi.
bu tarz şeyler bana büyük haz verirdi. rakibi sinirlendirmek...
pek centilmence durmuyor evet ama orada çok büyük bir psikolojik savaş var ve ben o hissi anlayabiliyorum.
fakat yine şöyle bir durum da var; ben amatör ruhumla yapıyorum bunu, o profesyonel haliyle... sanırım irdelenmesi gereken nokta asıl burası...
şemsettin baş'lı dönemlerden bu günlere
kolay değil tabi, 2002 yılından beri takip etmişsin. istemişsin, delicesine istemişsin takımının şampiyon olmasını.
trt 2'de yayınlanırdı, dershaneden geldiğim gibi açardım televizyonu, kurulurdum başına. o zamanki adıyla efes pilsen, ülkerspor gibi şirket takımları varken sen ancak erman kunter'in önderliğinde lig üçüncüsü oluyorsun. o zamanlar üç büyükler bu kadar ilgili değil tabi mevzuya. taraftar olarak yöneticilerin basketbola yatırım yapmasını beklemek mi? kulüp içi yaşanan skandalları en hasarsız şekilde atlatmayı bekliyoruz, sadece. (cemal nalga skandalını unutmadık)
sonraları ülkerspor yeteri reklamı yapamadığını fark etti, fenerbahçe ile "birleşti". hemen eklemekte fayda var. tbl tarihinde başka bu şekilde güçlerini birleştiren takım(lar) yok.
bu durum diğer takımları da harekete geçirdi tabii, sponsorluk anlaşması yaptılar takımlar. galatasaray da beş altı sene ardında cafe crown ismiyle anılırken son senelerde ismini galatasaray medical park'a bıraktı.
beşiktaş ise "tüpçü" sağolsun, milangaz etiketiyle boy gösterdi ve ergin ataman önderliğinde 2011-2012 sezonunu kelimenin tam anlamıyla domine etti. sponsorluk anlaşmaları önemli anlayacağınız. maçlar artık lig tv'de yayınlanıyor. bundan daha ötesi yok. basketbolun popüler olduğu bir çağdayız.
konu şaştı biraz ama ona gelecem ben de işte,
daha trt-2'de yayınlanırken takip ediyordum ben galatasaray erkek basketbol takımı'nı... jason robert koch'lar mı dersin, brian tolbert'lar mı... her birinin fazlaca hayranıydım ve her seferinde bu sene efes pilsen ve ülkerspor hegamonyasına bir son verir miyiz acaba diye düşlüyordum...play off'lara son anda katılıp ilk turda ikisinden birine elenmemizle sonuçlanıyordu hayallerim.
şimdi bunun ne anlama geldiğini (anlatmama rağmen) çok az kişi bilir.
geçen sene oktay mahmuti önderliğinde euroleague arenasında boy gösterdik ilk defa, son 16'ya kaldık, abdi ipekçi'yi turnuva şampiyonuna dar ettik, teodosic'e topu havaya diktirdik...
hayallerimin sırası biraz şaşsa da bugün yine tbl şampiyonu olma hayaliyle maçı seyredecem. hayal demeyeyim artık ona, gerçeğe çok yakın. 89-90 sezonunun ardından yaşanacak bu şampiyonluktan bir tık ötesi bu takımla euroleague'de final four yaşamak...
nasip olur mu dersin? neden olmasın...
trt 2'de yayınlanırdı, dershaneden geldiğim gibi açardım televizyonu, kurulurdum başına. o zamanki adıyla efes pilsen, ülkerspor gibi şirket takımları varken sen ancak erman kunter'in önderliğinde lig üçüncüsü oluyorsun. o zamanlar üç büyükler bu kadar ilgili değil tabi mevzuya. taraftar olarak yöneticilerin basketbola yatırım yapmasını beklemek mi? kulüp içi yaşanan skandalları en hasarsız şekilde atlatmayı bekliyoruz, sadece. (cemal nalga skandalını unutmadık)
sonraları ülkerspor yeteri reklamı yapamadığını fark etti, fenerbahçe ile "birleşti". hemen eklemekte fayda var. tbl tarihinde başka bu şekilde güçlerini birleştiren takım(lar) yok.
bu durum diğer takımları da harekete geçirdi tabii, sponsorluk anlaşması yaptılar takımlar. galatasaray da beş altı sene ardında cafe crown ismiyle anılırken son senelerde ismini galatasaray medical park'a bıraktı.
beşiktaş ise "tüpçü" sağolsun, milangaz etiketiyle boy gösterdi ve ergin ataman önderliğinde 2011-2012 sezonunu kelimenin tam anlamıyla domine etti. sponsorluk anlaşmaları önemli anlayacağınız. maçlar artık lig tv'de yayınlanıyor. bundan daha ötesi yok. basketbolun popüler olduğu bir çağdayız.
konu şaştı biraz ama ona gelecem ben de işte,
daha trt-2'de yayınlanırken takip ediyordum ben galatasaray erkek basketbol takımı'nı... jason robert koch'lar mı dersin, brian tolbert'lar mı... her birinin fazlaca hayranıydım ve her seferinde bu sene efes pilsen ve ülkerspor hegamonyasına bir son verir miyiz acaba diye düşlüyordum...play off'lara son anda katılıp ilk turda ikisinden birine elenmemizle sonuçlanıyordu hayallerim.
şimdi bunun ne anlama geldiğini (anlatmama rağmen) çok az kişi bilir.
geçen sene oktay mahmuti önderliğinde euroleague arenasında boy gösterdik ilk defa, son 16'ya kaldık, abdi ipekçi'yi turnuva şampiyonuna dar ettik, teodosic'e topu havaya diktirdik...
hayallerimin sırası biraz şaşsa da bugün yine tbl şampiyonu olma hayaliyle maçı seyredecem. hayal demeyeyim artık ona, gerçeğe çok yakın. 89-90 sezonunun ardından yaşanacak bu şampiyonluktan bir tık ötesi bu takımla euroleague'de final four yaşamak...
nasip olur mu dersin? neden olmasın...
blog mefhumu üzerine
olum neden daha önce söylemiyosunuz böyle bir güzellik varmış, gidiyomuşsun bi gmail hesabı alıp blog açabiliyomuşsun...
bu kadar kolay olduğunu bilsem daha önce atılırdım bu işe elbet, zira ne zamandır istediğim bir şeydi bu.
biliyorum, belki aylarca hiç aklıma gelmeyecek; yıllar sonra hatırlayacam belki bu siteyi ama olsun.
yıllar sonra,
yıllar önce yazdıklarımı görmek her zaman güzel, garip ve biraz da komik gelmiştir bana. iki yıl sonra bu yazıyı okuduğumda misal, asfhufashafs ne salakmışım yaa diyecem. hatta şu random gülmek bile bana anlamsız gelecek. en az şimdilerde iki yıl önce "zuhaahahahah" diye gülmemin anlamsız geldiği gibi...
siz bu satırları okurken ben çoktan gitmiş olacağım demek isterdim inanın. fakat gitmeye hiç mi hiç mecalim yok henüz böylesine şevkle yazmaya başlamışken.
aslında yeni değilim bu yazma işinde. eski de değilim. elime bilgisayar geçer geçmez yazmaya başladım. elime defter verildiği gibi günlük tutmadım belki ama bilgisayarlar haşır neşir olmam çok da uzun sürmedi. ne bileyim ya, bir şeyler karalamayı seviyorum. bu blog'da spor, siyaset, gündelik hayat problemleri üzerine yorumlarımı bulabileceksiniz. henüz hedef kitleme nasıl ulaşabilirim bunun hakkında da bir fikrim yok evet ama bir şekilde o da hallolur.
şu anda yeni açtığım gmail hesabım, blog'un tasarımı falan hiç umurumda (böyle deyince daha güzel oluyo) değil. sadece yazıyorum.
esen kalın.
bu kadar kolay olduğunu bilsem daha önce atılırdım bu işe elbet, zira ne zamandır istediğim bir şeydi bu.
biliyorum, belki aylarca hiç aklıma gelmeyecek; yıllar sonra hatırlayacam belki bu siteyi ama olsun.
yıllar sonra,
yıllar önce yazdıklarımı görmek her zaman güzel, garip ve biraz da komik gelmiştir bana. iki yıl sonra bu yazıyı okuduğumda misal, asfhufashafs ne salakmışım yaa diyecem. hatta şu random gülmek bile bana anlamsız gelecek. en az şimdilerde iki yıl önce "zuhaahahahah" diye gülmemin anlamsız geldiği gibi...
siz bu satırları okurken ben çoktan gitmiş olacağım demek isterdim inanın. fakat gitmeye hiç mi hiç mecalim yok henüz böylesine şevkle yazmaya başlamışken.
aslında yeni değilim bu yazma işinde. eski de değilim. elime bilgisayar geçer geçmez yazmaya başladım. elime defter verildiği gibi günlük tutmadım belki ama bilgisayarlar haşır neşir olmam çok da uzun sürmedi. ne bileyim ya, bir şeyler karalamayı seviyorum. bu blog'da spor, siyaset, gündelik hayat problemleri üzerine yorumlarımı bulabileceksiniz. henüz hedef kitleme nasıl ulaşabilirim bunun hakkında da bir fikrim yok evet ama bir şekilde o da hallolur.
şu anda yeni açtığım gmail hesabım, blog'un tasarımı falan hiç umurumda (böyle deyince daha güzel oluyo) değil. sadece yazıyorum.
esen kalın.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

